"Hipertansif Hastalarda Kısa Uyku Süresi ve Kardiyovasküler Risk" 10 Kasım 2008, Archives of Internal Medicine (Short Sleep Duration as an Independent Predictor of Cardiovascular Events in Japanese Patients With Hypertension, Kazuo Eguchi ve ark. )
Hipertansiyonu olan hastalarda kısa uyku süresinin kardiyovasküler olaylar üzerine etkisi bilinmemektedir. Bu araştırma, uyku süresinin kısa olmasının kardiyovasküler olay için bağımsız bir risk faktörü olduğu hipotezini doğrulamak üzere planlanmış. Japonya’da ambulatuar kan basıncı monitorizasyonu yapılan 1255 hipertansif hasta ortalama 50 ay izlenmiş. Uyku süresinin 7.5 saatten az olması kısa olarak kabul edilmiş. Ayrıca hastalar ortalama sistolik kan basıncı ölçümlerine göre gruplanmış ve sistolik kan basıncı gece ortalamasının, gündüz ortalamasından yüksek olması ‘yükselen tip’ olarak tanımlanmış. Çalışmanın sonlanım noktası kardiyovasküler olay: ölümcül ya da ölümcül olmayan miyokard enfarktüsü, ani kardiyak ölüm ve inme olarak belirlenmiş. Analizler sonunda uyku süresi kısa olanlarda kardiyovasküler olay için ‘hazard oranı’ 1.68 olarak bulunmuş (p=0.03). Bu hastalardan ‘yükselen tip’ olanlar, normal uyku süresine sahip ‘yükselen tip’ olmayanlarla kıyaslandığında hazard oranının 4.43 olduğu görülmüş (p<0.001). Sonuç olarak, hipertansif hastalarda, kısa uyku süresinin kardiyovasküler olay için ambulatuar kan basıncı takiplerinden bağımsız bir risk faktörü olduğu bulunmuş ve hipertansif hastalarda risk tahmini yapılırken uyku süresinin de sorgulanması gerektiği belirtilmiş.
http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/short/168/20/2225
"Geniş Spektrumlu İlaç Direnci olan Tüberküloz" JAMA, 12 Kasım 2008 (Extensively Drug-Resistant Tuberculosis in the United States, 1993-2007, N. Sarita Shah ve ark.)
Geniş spektrumlu ilaç direnci olan tüberküloz (XDR-TB) dünya çapında yaygınlaşan bir halk sağlığı sorunu haline gelmiştir. XDR-TB, izoniazide, bir rifamisine, bir florokinolona ve parenteral ajanlardan amikasin, kanamisin ya da kapreomisinden en az birine dirençli tüberküloz olarak tanımlanabilir. Bu çalışmada, XDR-TB epidemiyolojisi ve bu vakaların özelliklerinin tanımlanması amaçlanmış. Bu amaçla, Amerika’da 1993-2007 yılları arasında rapor edilmiş TB olgularının tanımlayıcı analizleri kullanılmış ve XDR-TB vakaları ile çoklu ilaç direnci olan tüberküloz (MDR-TB) ve ilaç duyarlı tüberküloz vakaları kıyaslanmış. Bu süreçte toplam 83 XDR-TB vakası rapor edilmiş. Vaka sayısı, 1993’te 18 iken 2007'de 2 vaka bildirilmiş. ELISA sonuçlarına ulaşılabilinen hastaların %53’ü (31 vaka) HIV (+) bulunmuş. MDR-TB vakaları ile kıyaslandığında XDR-TB vakalarında daha çok yayılmış hastalık görülürken balgam kültüründe negatifleşme oranı düşük, infektivite yüksek bulunmuş. HIV infeksiyonlu 21 olgu dahil toplam 26 XDR-TB vakası (%35) hayatını kaybetmiş ve XDR-TB olgularında mortalite MDR-TB ve ilaç duyarlı tüberküloz olgularına göre daha yüksek rapor edilmiş. Sonuç olarak; HIV/AIDS kontrolündeki ve tüberküloz tedavisindeki iyileşmeye paralel olarak 1993’ten bu yana Amerika’da görülen XDR-TB vaka sayısında azalma olsa da yeni XDR-TB olgularının rapor edilmeye devam edeceği belirtilmiş.
http://jama.ama-assn.org/cgi/content/short/300/18/2153
"Tokluk Trigliseridi ve İnme Riski" JAMA, 12 Kasım 2008 ( Nonfasting Triglycerides and Risk of Ischemic Stroke in the General Population, Jacob J. Freiberg ve ark.)
İskemik inme riskinin belirlenmesinde trigliseridlerin kullanımı henüz tartışmalıdır. Yakın zamanlı bir çalışmada, yüksek tokluk trigliserid (TG) düzeyi ile iskemik kalp hastalığı arasında bir ilişki olduğu gösterilmiştir. Bu çalışmada ise benzer bir ilişkinin iskemik inme için varlığı araştırılmış ve hipotezi desteklemek için 1976-2007 yılları arasında yürütülmüş olan ‘The Copenhagen City Heart Study’ çalışmasının verileri kullanılmış. Prospektif olarak 20-93 yaşlarında, 13 956 vaka takip edilmiş. Ek olarak, 1991-1994 yılları arasında 9737 vakayı içeren kesitsel bir analiz yapılmış. Prospektif çalışmada, bazal tokluk TG ve iskemik inme insidansının belirlenmesi; kesitsel çalışmada ise tokluk TG ve iskemik inme prevalansının belirlenmesi amaçlanmış. Sonuçta, 13956 hastanın 1529’unda iskemik inme gelişmiş ve tokluk TG düzeylerinde yükselme ile kümülatif iskemik inme insidansında artış izlenmiş. Erkekler için 10 yıllık mutlak iskemik inme riski ; %2.6 ( TG < 89 mg/dl, < 55 yaş) ile %16.7 (TG > 443mg/dl, >55 yaş) arasında değişirken, kadınlarda bu oranlar %1.9 ile %12.2 olarak ölçülmüş. Kesitsel çalışmada, iskemik inme öyküsüne sahip erkekler ile kontrol grubunda tokluk TG seviyeleri 191mg/dl ve 148 mg/dl bulunmuş (p< .01). Kadınlarda ise bu değerler 167 ve 127 (p< .05) ölçülmüş. Sonuç olarak bu çalışmada tokluk TG seviyesi ile iskemik inme arasında bir ilişki olduğu gösterilmiş.
http://jama.ama-assn.org/cgi/content/short/300/18/2142
"Lökotrien Antagonistleri ve Churg-Strauss Sendromu" Thorax, 20 Mayıs 2008 (Churg–Strauss syndrome and leukotriene antagonist use: a respiratory perspective. N Nathani, et al.)
Churg-Strauss Sendromu (CSS); etyolojisi net olmayan nadir bir hastalıktır. American College of Rheumatology (ACR) tarafından belirlenen kriterlerinden 4’ünün varlığı tanı için yeterlidir: astım, periferik kanda >%10 eozinofil, nöropati, pulmoner infiltratlar, paranazal sinus anormallikleri ve ekstravasküler eozinofili. Lökotrien antagonistleri (LTA); astım tedavisinde kullanılan yeni ilaçlardır ve bir çok vaka serisinde LTA kulllanımından sonra CSS geliştiği gösterilmiştir. Bu araştırmada, 1950-2007 yılları arasında MEDLINE taraması yapılmış ve konuyla ilgili 212 çalışma bulunmuş. LTA tedavisini takiben CSS gelişen 63 vaka tanımlanmış. Montelukast ile 29 vakada, Zafirlukast ile 17 vakada, Pranlukast ile 16 vakada CSS tanımlanmış. Vakaların 52’sinde (%84), CSS gelişimini takiben LTA tedavisi durdurulmuş. Bir çok vakada LTA’nın bırakılması tedavi ile sonuçlanmış. Sonuçta; LTA ile CSS arasında önemli bir ilişki olduğu görülmüş. Bu nedenle astım tedavisinde LTA kullanırken CSS riskinin farkında olunması gerektiği belirtilmiş.
http://thorax.bmj.com/cgi/reprint/63/10/883.pdf
"Üç Ezetimib Çalışmasının Kanser Verilerinin Analizi" NEJM, 25 Eylül 2008 (Analyses of Cancer Data from Three Ezetimibe Trials, Richard Peto ve ark.)
5 yıllık statin tedavisi düşük dansiteli lipoprotein (LDL) kolesterol düzeyini büyük ölçüde düşürmekte ve kardiyovasküler olay insidansını da azaltmaktadır. Öte yandan SEAS* çalışmasında LDL’de daha fazla düşüş sağlamak için statin tedavisine ezetimib eklenmesinin kanser insidansını arttırdığı öne sürülmüştür. Bu çalışmada, kanser insidansında artış hipotezini öne süren SEAS* (1873 hasta) çalışmasının sonuçları ile hipotezi test etmek üzere seçilmiş ve halen devam etmekte olan 2 çalışmanın; SHARP* (9264 hasta) ve IMPROVE-IT* (11353 hasta); sonuçları karşılaştırılmış. SEAS çalışmasında ezetimib kullanımı kanser insidansını arttırmış (aktif tedavi grubunda 101 hasta, kontrol grubunda 65 hasta). SHARP ve IMPROVE-IT sonuçları birlikte değerlendirildiğinde ise tedavi grubunda daha fazla kanser vakası olmadığı görülmüş (aktif tedavi grubunda 313 hasta, kontrol grubunda 326 hasta). Ayrıca ezetimib kullanım süresinin artmasıyla kanser insidansında artma eğilimi izlenmemiş. Sonuç olarak ezetimibin kanser insidansında artışa yol açtığına dair yeterli kanıt bulunamamış ve konuyla ilgili daha uzun süreli takip çalışmalarına ihtiyaç olduğu belirtilmiş. * SEAS : The Simvastatin and Ezetimibe in Aortic Stenosis * SHARP: The Study of Heart and Renal Protection *IMPROVE-IT: Improved Reduction of Outcomes: Vytorin Efficacy International Trial
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/359/13/1357
" KOAH’da Medikal Tedaviye Bağlı Ölüm Riski" Annals of Internal Medicine, 16 Eylül 2008 (Risk for Death Associated with Medications for Recently Diagnosed Chronic Obstructive Pulmonary Disease, Todd A. Lee ve ark.)
Kronik obstrüktif akciğer hastalığında (KOAH) bazı ilaçlara bağlı artmış mortalite oranı bildirilmiştir. Bu çalışmada, yeni tanı almış KOAH’lı askerlerde tedavi için kullanılan ilaçlar ile ölüm riski arasındaki ilişkiyi incelemek amaçlanmış ve bir vaka-kontrol çalışması tasarlanmış. Ekim 1990- Eylül 2003 tarihleri arasında 145 020 vaka araştırmaya dahil edilmiş ve bu vakalar Eylül 2004’ e kadar izlenmiş. Takip süresince kaybedilen hastaların %40’ı rasgele seçilerek bir örneklem oluşturulmuş ve bu örneklemde ölüm sebepleri araştırılmış. Ölümler; tüm nedenlere bağlı olanlar, respiratuar ya da kardiyovasküler ölümler şeklinde kategorize edilmiş. Çalışmanın sonunda; tüm nedenlere bağlı ölümler için odds oranı inhale kortikosteroidler için 0.80, ipratropium için 1.11, uzun etkili ß agonistler için 0.92 ve teofilin için 1.05 bulunmuş. İpratropium artmış kardiyovasküler ölümler ile ilişkili iken, inhale steroidler ile kardiyovasküler ölüm riski azalmış bulunmuş. Sonuç olarak ipratropium ile tüm nedenlere bağlı ve kardiyovasküler ölümlerde artış olduğu görülmüş, ancak bu ilişkinin netleştirilmesi için daha fazla çalışmaya ihtiyaç olduğu belirtilmiş.
http://www.annals.org/cgi/content/abstract/149/6/380
"ESBL(+) E. coli’nin Etken Olduğu Toplum Kökenli Enfeksiyonlar" Archives of Internal Medicine, 22 Eylül 2008 (Community Infections Caused by Extended-Spectrum ß-Lactamase–Producing Escherichia coli , Jesús Rodríguez-Baño ve ark.)
ESBL üreten E. coli suşlarının, toplum kökenli enfeksiyon etkeni olarak önemi tüm dünyada artmaktadır. Bu mikroorganizmalar, E.coli enfeksiyonlarında kullanılan penisilin, sefalosporin, florokinolonlar ve trimetoprim-sülfometoksazol gibi antibiyotiklere karşı sıklıkla dirençlidir. Öte yandan, ESBL(+) E.coli için risk faktörleri, klinik özellikler ve tedavi seçeneklerine ilişkin veriler oldukça azdır. Bu vaka-kontrol çalışmasında toplum kökenli ESBL(+) E.coli enfeksiyonları için risk faktörlerinin belirlenmesi amaçlanmış. Ayrıca, sistitli hastalarda fosfomisin trometaminin ve amoksisilin-klavulanat potasyumun etkinliği gözlemsel olarak araştırılmış. 2002-2003 yılları arasında İspanya’da 11 hastaneden toplam 122 olgu çalışmaya dahil edilmiş ve multivaryasyon analizi ile risk faktörleri belirlenmiş: ileri yaş (>60 y), kadın cinsiyet, diyabet varlığı, tekrarlayan idrar yolu infeksiyonları (İYE), üriner sisteme uygulanan invaziv işlemler, önceden aminopenisilin, sefalosporin ve florokinolon kullanımı. Olguların %93’ünde İYE mevcutken, %6 hasta bakteremik bulunmuş ve %10 hastanın yatırılarak tedavisi gerekmiş. Fosfomisin ile sistitli hastaların %93’ünde kür sağlanmış, amoksisilin-klavulanat ile kür oranı duyarlı izolatlar için %93 ve orta duyarlı ya da dirençli izolatlar için %56 bulunmuş. Sonuç olarak, altta yatan risk faktörleri olan hastalarda, ESBL (+) E.coli toplum kökenli idrar yolu enfeksiyonu için dikkat edilmesi gereken bir etkendir. Bu mikroorganizmanın neden olduğu sistitli olguların tedavisi için duyarlı suşlar söz konusu ise fosfomisin ve amoksisilin-klavulanat etkili görünmektedir.
http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/abstract/168/17/1897
" Kronik Kalp Yetmezliği olan Hastalarda n-3 Çoklu Doymamış Yağ Asitlerinin Etkisi (GISSI-HF Çalışması) " The Lancet, 04 Ekim 2008 (Effect of n-3 polyunsaturated fatty acids in patients with chronic heart failure (the GISSI-HF trial): a randomised, double-blind, placebo-controlled trial, GISSI-HF investigators)
Birçok epidemiyolojik ve deneysel çalışmada, n-3 çoklu doymamış yağ asitlerinin (ÇDYA) aterotrombotik kardiyovasküler hastalıklar için olumlu etkileri gösterilmiştir. Bu çalışmada ise ÇDYA’nin herhangi bir nedene bağlı semptomatik kalp yetmezliği olan geniş bir hasta popülasyonunda morbidite ve mortalite üzerine etkileri araştırılmış. İtalya’da 326 kardiyoloji ve 31 iç hastalıkları ünitesinde New York Kalp Birliği Sınıflaması’na (NYHA) göre evre 2-4 olan kronik kalp yetmezlikli vakalar, nedene ve sol ventrikül ejeksiyon fraksiyonuna bakılmaksızın randomize edilmiş. Hastalara 1 gr/gün n-3 ÇDYA (3494 hasta) ya da plasebo (3481 hasta) verilmiş ve ortalama 3.9 yıl takip edilmiş. Primer sonlanım noktaları ölüme kadar geçen zaman veya kardiyovasküler nedenlerle hastaneye başvuru olarak belirlenmiş. ÇDYA grubunda 955 hastada herhangi bir nedenden ölüm gözlenirken bu rakam plasebo grubunda 1014 olarak bulunmuş. Ölüm veya kardiyovasküler sebeplerden hastaneye başvuru bileşik primer sonlanım noktası olarak değerlendirildiğinde ise ÇDYA grubunda 1981 (%57) hastaya karşılık plasebo grubunda 2053 (%59) hasta bulunmuş. Öte yandan, 56 hastada ölümü engellemek için ya da 44 hastada ölüm veya kardiyovasküler nedenlerle hastaneye başvurma gibi bir olayı engellemek için ortalama 3.9 yıl tedavi vermek gerekmiş. Her iki grupta da gastrointestinal yan etkiler en sık görülen yan etkiler olmuş. Sonuç olarak; ÇDYA ile basit, güvenilir bir tedavinin kalp yetmezlikli hastalarda mortalite ve hastaneye başvuru sıklığı üzerinde az da olsa faydalı olduğu belirtilmiş.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673608612398/abstract
"Kadınlarda Anti-depresan İlişkili Seksüel Disfonksiyonun Sildenafil ile Tedavisi" JAMA, 23 Temmuz 2008 (Sildenafil Treatment of Women With Antidepressant-Associated Sexual Dysfunction, H. George Nurnberg ve ark.)
Anti-depresan ilişkili seksüel disfonksiyon sık görülen bir yan etkidir. Kanıtlanmış tedavisi yoktur ve hastaların anti-depresan tedaviyi erken bırakmasına yol açar. Bu çalışma, kadınlarda seçici ya da seçici olmayan serotonin geri-alım inhibitörleri (SRI) ile ilişkili seksüel disfonksiyonu olanlarda sildenafilin etkinliğini değerlendirmek amacı ile planlanmış. İngiltere’de 2003-2007 yılları arasında 98 normal seksüel fonksiyonlu premenapozal kadın 8 haftalık, prospektif, paralel gruplu, randomize, çift-kör, plasebo kontrollü klinik bir çalışmaya dahil edilmiş. Çalışma grubu, serotonin geri alım inhibitörlerine yanıt veren major depresyonu olan ancak ilaca bağlı seksüel disfonksiyon gelişen hastalar olarak belirlenmiş. 49 hasta seksüel aktivite öncesinde 50-100 mg arasında değişen dozlarda sildenafil ya da plasebo alacak şekilde randomize edilmiş. Primer sonlanım noktası seksüel fonksiyon skalasında başlangıçtan çalışmanın sonuna kadar olan ortalama değişiklik olarak belirlenmiş. Ayrıca, hormon seviyeleri de değerlendirilmiş. Analizler sonunda sildenafil ile tedavi edilen kadınların seksüel fonksiyon skorları (Clinical Global Impression-seksüel fonksiyon skalasında) plasebo ile kıyaslandığında ortalama fark 0.8 (p=0.001) olarak bulunmuş. Bazal endokrin hormon seviyeleri normal sınırlarda bulunmuş ve gruplar arasında hormon seviyeleri açısından fark olmadığı görülmüş. Sonuç olarak; SRI kullanan kadın hastalarda seksüel disfonksiyonun sildenafil ile tedavisiyle anti-depresan tedaviden kaynaklanan olumsuz seksüel etkilerde azalma saptanmış.
http://jama.ama-assn.org/cgi/content/abstract/300/4/395
"25-OH VitaminD ve Mortalite Arasında Bir İlişki Var mıdır?" Archives of Internal Medicine, 15 Ağustos 2008 (25-Hydroxyvitamin D Levels and the Risk of Mortality in the General Population, Michal L. Melamed ve ark.)
Diyalize giren hastalarda kalsitriol, parakalsitol ya da diğer vitamin D preperatları ile tedavi azalmış mortalite ile ilişkilidir. Öte yandan, gözlemsel çalışmalarda düşük 25(OH)vitaminD seviyelerinin diyabet, hipertansiyon ve kanserlerle ilişkili olduğu gösterilmiştir. Ancak düşük 25(OH)vitaminD seviyesinin genel populasyondaki mortalite ile ilişkisi bilinmemektedir. Bu çalışmaya, 3. Ulusal Sağlık ve Beslenme Değerlendirme Anketi (NHANES III)'ne katılan 20 yaş ve üzeri 13,331 yetişkin dahil edilmiş. Düşük 25(OH)D seviyesi ile kansere, kardiyovasküler nedenlere ve tüm sebeplere bağlı mortalite arasındaki ilişki incelenmiş. Katılımcıların vitamin D düzeyleri 1988-1994 arasında ölçülmüş ve bu bireyler 2000 yılına kadar mortalite açısından takip edilmişler. Yapılan kesitsel çoklu-varyasyon analizlerinde artan yaş, kadın cinsiyet, beyaz ırk dışındaki ırklar/etnik köken, diyabet, sigara kullanımı ve yüksek vücut kitle indeksi diğer faktörlerden bağımsız olarak 25(OH)D eksikliği ile ilişkili bulunmuş (en düşük 25(OH)D< 17.8 ng/ml). Bol fiziksel aktivite, vitamin D desteği ve kış sezonu dışındaki mevsimler ile bu ilişkinin tam tersi olduğu görülmüş. Ortalama 8.7 yıllık takip sonunda 1806 (777'si kardiyovasküler hastalıklardan) ölüm olmuş. Başlangıçtaki demografik özelliklere, mevsime, geleneksel ve yeni çıkmış KVS risk faktörlerine göre düzeltilmiş çok değişkenli modellerde, 25(OH)D seviyesi en yüksek çeyrekte olanlar ile en düşük çeyrekte olanlar kıyaslanmış: vitamin D eksikliği tüm nedenlerden kaynaklanan mortalitede %26’lık artışla ilişkili bulunmuş, populasyon atfedilebilir risk %3.1 olarak saptanmış. Kardiyovasküler hastalıklar ve kanser için düzeltilmiş modellerde de yüksek risk izlenmiş ancak sonuçlar istatistiksel olarak anlamlı bulunmamış. Sonuç olarak; en düşük çeyrekteki 25(OH)D seviyesi(<17.8 ng/ml) ile genel populasyonda tüm nedenlerle oluşan mortalite arasında bağımsız bir ilişki saptanmış.
http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/short/168/15/1629
"Şekerli İçecekler ve Tip 2 Diyabet İnsidansı" Archives of Internal Medicine, 28 Temmuz 2008
(Sugar-Sweetened Beverages and Incidence of Type 2 Diabetes Mellitus in African American Women, Julie R. Palmer ve ark.)
Tip 2 diyabet, Amerikalı zenci kadınlarda giderek artan ciddi bir sağlık sorunudur. Öte yandan şekerli içecek tüketiminin artmış tip 2 diyabet riskiyle ilişkisi üzerine bugüne kadar yapılmış olan çalışmalar çelişkili sonuçlar içermektedir. Bu çalışmada, şekerli içecek tüketimi ile kilo alımı ve tip 2 diyabet arasındaki ilişki araştırılmış. Bu amaçla prospektif olarak 59,000 Amerikalı zenci kadın 1995’ten itibaren takibe alınmış. 1995 ve 2001 yıllarında katılımcıların yiyecek ve içecek tüketimleri kaydedilmiş. Yeni tanı alan diyabetik vakaları ortaya çıkarmak için 2 yılda bir takip anketleri uygulanmış. Takip sonunda, diyet ve kilo bilgisini tam olarak verebilen 43,960 kadın analize dahil edilmiş. 338,884 kişi-yılı takip süresinde 2713 yeni tip 2 diyabet vakası saptanmış. Araştırmada primer sonlanım noktası tip 2 diyabet insidansı olarak belirlenmiş ve hem şekerle tatlandırılmış içeceklerin hem de meyveli içeceklerin fazla tüketiminde daha yüksek tip 2 diyabet insidansı olduğu bulunmuş. Tip 2 diyabet insidansını etkileyen diğer değişkenlere göre düzeltmeler yapıldıktan sonra günde 2 ya da daha fazla şekerli içecek tüketenlerde insidans hız oranı 1.24 (%95 güven aralığı, 1.06-1.45) iken meyve suyu için bu oran 1.31 (%95 güven aralığı, 1.13-1.52) olarak bulunmuş. Ayrıca şekerli içecek tüketiminin diyabet ile ilişkisi neredeyse tamamen vücut kitle indeksi ile orantılı iken, meyve sularında bu ilişkinin vücüt kitle indeksinden bağımsız olduğu bulunmuş. Neticede; düzenli olarak şeker ile tatlandırılmış içecekler ve meyve suyu tüketiminin Amerikalı zenci kadınlarda artmış tip 2 diyabet riski ile ilişkili olduğu gösterilmiş.
http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/abstract/168/14/1487
"Alzheimer Hastalığı için Aß42 İmmünizasyonunun Uzun Vadeli Etkileri" The Lancet, 19 Temmuz 2008 (Long-term effects of Aß42 immunisation in Alzheimer's disease: follow-up of a randomised, placebo-controlled phase I trial, Clive Holmes ve ark.)
Alzheimer Hastalığı olan olgularda amiloid-ß peptid (Aß42) ile immünizasyonun beyindeki amilod plakları temizleyebileceği düşünülmektedir. Bu çalışmada, Aß42 immün yanıtı ile plak temizlenmesi arasındaki ilişki ve uzun vadeli klinik sonuçlar incelenmiş. 2000 yılında Aß42 immünizasyon faz 1 çalışmasına katılmış olan 80 hasta ya da yakınlarına ulaşılmış ve bu olgular 2003 yılı haziran ayında uzun dönem takip ve/veya post-mortem nöropatolojik inceleme için yeniden değerlendirilmiş. Bu vakalar 2006 yılı eylül ayına kadar izlenmiş. Plak değerlendirmesi için immün boyama sonrası Aß plakların korteksde kapladıkları alan yüzdesi ve plak temizlenmesini gösteren karakteristik histolojik özellikler kullanılmış. 20 katılımcı (15’i AN1792 grubunda, 5’i plasebo grubunda) takip başlamadan ölmüşler. 22 hasta (19’u AN1792 grubunda, 3’ü plasebo grubunda) takip esnasında ölmüşler. AN1792 grubunda ölenlerden 9 hasta için post-mortem inceleme izni alınmış, ancak bunlardan birisi Alzhemier dışı nedenle hayatını kaybettiğinden çalışma dışı bırakılmış. Postmortem nöropatolojik değerlendirme yapılan ‘8’ immünize hastada ortalama Aß yükü immünize olmayan kontrol grubundakilere göre daha düşük bulunmuş. Öte yandan, immünize hastalarda Aß yükü ve plak temizlenme dereceleri açısından farklılıklar izlenmiş ve plak temizlenme derecesinin ortalama antikor yanıtı ile değişkenlik gösterdiği görülmüş. Post-mortem olarak değerlendirilen 8 immünize hastanın yedisi ölüm öncesi ağır demansa sahiplermiş. Tüm kohortta AN1792 grubunda plaseboya kıyasla sağkalımın düzeldiğine dair veri elde edilememiş (hazard oranı 0.93, %95 CI 0.43-3.11; p=0.86), ağır demans gelişim zamanı üzerine de olumlu etki bulunmamış. Sonuçta, her ne kadar Aß42 ile immünizasyon amiloid plakların temizlenmesini sağlasa da bu temizlenmenin ilerleyici nörodejenerasyonu önleyemediği belirtilmiş.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673608610752/abstract
"Statin İlişkili Miyopati ve SLCO1B1 Varyantları" NEJM, 21 Ağustos 2008
(SLCO1B1 Variants and Statin-Induced Myopathy —A Genomewide Study)
Statin tedavisi kullanan olgularda nadiren tedaviye bağlı miyopati görülebilir. Özellikle, bu gruptaki ilaçların yüksek dozlarda kullanılması ya da bazı ilaçlarla kombinasyonu miyopati riskini arttırmaktadır. Bu çalışmaya 80 mg simvastatin almakta iken miyopati gelişen 85 olgu ve kontrol grubu olarak aynı dozda simvastatin alırken miyopati gelişmeyen 90 olgu dahil edilmiş. Genom taramasında 12. kromozomda lokalize SLCO1B1 rs4363657 tek nükleotid polimorfizmi ile miyopati arasında kuvvetli bir ilişki olduğu görülmüş. (SLCO1B1 geni OATP1B1 polipeptidini kodlamaktadır ve OATP1B1 polipeptidi statinlerin hepatik alımını sağlayan bir organik anyon taşıyıcısıdır.) Sonuç olarak, SLCO1B1 bölgesinde statine bağlı miyopati riskiyle ilişkili genetik bir varyant tanımlanmış. Gelecekte bu varyantların genotiplenmesi ile statin terapisinin daha güvenli kullanımı mümkün olacağı belirtilmektedir.
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/359/8/789
"Arsenik Maruziyeti ve Tip 2 Diyabet Prevalansı" 20 Ağustos 2008, JAMA (Arsenic Exposure and Prevalence of Type 2 Diabetes in US Adults, Ana Navas-Acien ve ark)
İçme suyu ile yüksek dozda inorganik arsenik maruziyetinin diyabet gelişimi ile ilişkili olduğu bilinmektedir. Ancak düşük ya da orta dozda maruziyetin etkisi net değildir. Bu kesitsel çalışmada, Amerika’lı yetişkinlerde arsenik maruziyeti ile tip 2 diyabet prevalansı arasındaki ilişki incelenmiş. Bu amaçla, 2003-2004 yılları arasında Ulusal Sağlık ve Beslenme Araştırması (NHANES)’na dahil olan 20 yaş ve üzeri 788 hastada idrar arsenik düzeyleri ölçülmüş. Verilerin analizinde diyabet risk faktörleri ve deniz ürünü tüketimi için düzeltmeler yapıldıktan sonra arsenik düzeylerinin diyabetli katılımcılarda %26 oranında daha yüksek olduğu bulunmuş. Öte yandan, total arsenik düzeyi 80. ve 20. persentildeki vakalar karşılaştırıldığında, tip 2 diyabet için odd’s oranı 3.54 olarak bulunmuş. Sonuç olarak, artmış idrar arsenik düzeyinin tip 2diyabet prevalansı ile ilişkili olduğu gösterilmiş. Bu bulguların içme suyu ile düşük miktarda arseniğe maruziyetin tüm dünyada diyabet prevalansını etkileyebileceği hipotezini desteklediği belirtilmiş. Ancak bu ilişkinin tesadüfü olmadığını anlayabilmek için ise prospektif çalışmalara ihtiyaç olduğu vurgulanmış.
http://jama.ama-assn.org/cgi/content/abstract/300/7/814
"Yüksek Vasküler Riske Sahip Hastalarda Telmisartan ve Ramipril ile Renal Sonlanımlar (ONTARGET çalışması)" 16 Ağustos 2008, The Lancet
(Renal outcomes with telmisartan, ramipril, or both, in people at high vascular risk (the ONTARGET study): a multicentre, randomised, double-blind, controlled trial, Johannes FE Mann ve ark)
Anjiyotensin reseptör blokörleri (ARB) ve enzim inhibitörlerinin (ACEI) proteinüriyi azalttıkları bilinmektedir. Öte yandan bu ajanların kombine kullanımının daha etkili olabileceği düşünülmektedir, ancak uzun süreli kombine kullanım ile renal fonksiyonların nasıl etkilendiği bilinmemektedir. Bu çalışmada 55 yaş ve üstünde, aterosklerotik vasküler hastalığı ya da organ hasarlı diyabeti olan erişkinlerde ramipril (ACEI), telmisartan (ARB) ve bunların kombinasyonunun renal etkileri araştırılmış. 2001-2007 yılları arasında toplam 25.620 katılımcı randomize edilmiş: Ramipril 10mg/gün (n=8576), Telmisartan 80mg/gün (n=8542) ve kombine tedavi (n=8502). Hastalar ortalama 56 ay takip edilmiş, böbrek fonksiyonları ve proteinüri açısından değerlendirilmiş. Bileşik primer renal sonlanım noktası diyaliz, serum kreatininde iki kat artış ve ölüm olarak belirlenmiş. 784 hasta (kombinasyon ile 406, ramipril grubunda 149, telmisartan grubunda 229 hasta) hipotansif semptomlar nedeniyle çalışma dışı bırakılmış. Bileşik primer sonlanım noktası telmisartan (%13.4) ve ramipril (%13.5) grubunda benzer oranda iken kombinasyon grubunda artmış bulunmuş (%14.5, p=0.037). Sekonder sonlanım noktası olarak diyaliz ya da serum kreatininde iki kat artış yine telmisartan (%2.21) ve ramipril (%2.03) grubunda benzerken, kombine tedavide artmış bulunmuş (%2.49, p=0.038). GFR (glomerüler filtrasyon hızı)’nda telmisartan ya da kombinasyon tedavisine kıyasla ramipril grubunda daha az düşme görülürken (p<0.0001), idrar albümin atılımı telmisartan (p=0.004) ya da kombinasyon (p=0.001) ile ramipril grubuna göre daha düşük bulunmuş. Sonuç olarak, yüksek vasküler riske sahip hastalarda telmisartanın major renal sonlanımlara etkisi ramiprile benzer iken kombinasyon terapisinin monoterapiye kıyasla proteinüriyi azalttığı ancak renal sonlanımları kötüleştirdiği izlenmiş.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673608612362/abstract
"Akut Miyokard Enfarktüsünde Siklosporin" 31 Temmuz 2008, NEJM
(Effect of Cyclosporine on Reperfusion Injury in Acute Myocardial Infarction, Christophe Piot, ve ark.)
Deneysel kanıtlar, siklosporinin mitokondriyal permeabilite – geçiş porlarının açılmasını önleyerek reperfüzyon sırasında gerçekleşen miyokard hasarını azalttığını göstermektedir. Bu pilot çalışmada , akut miyokard enfarktüsü olan hastalarda perkütan koroner müdahale (PKM) sırasında uygulanan siklosporinin enfarkt boyutu üzerine etkisi araştırılmış. ST yükselmesi olan akut miyokard enfaktüsü ile başvuran 58 hasta araştırmaya dahil edilmiş. Siklosporin grubunda PKM öncesi 2.5 mg/kg siklosporin intravenöz bolus olarak verilmiş. Kontrol grubunda ise normal salin verilmiş. Tüm hastalarda enfarkt boyutu serum kreatin kinaz ve troponin I ölçümü yapılarak değerlendirilmiş. 27 hastalık bir alt grupta ise enfarktüsün 5.gününde magnetik rezonans görüntüleme (MRG) yapılmış. Siklosporin grubunda kontrol grubuna kıyasla kreatin kinaz salınımı anlamlı olarak azalmış bulunurken (P= 0.04) troponin I salınımında anlamlı fark gösterilememiş (P=0,15). Enfarktüsün 5. gününde MRG ’de enfarkt dokusunun mutlak kitlesinin siklosporin grubunda daha az olduğu görülmüş (siklosporin grubunda 37 g iken kontrol grubunda 46 g; P=0.04). Öte yandan hastalarda siklosporine bağlı yan etki görülmemiş. Sonuç olarak, bu küçük pilot çalışmada siklosporinin plaseboya göre daha küçük enfarkt boyutu ile ilişkili olduğu gösterilmiş ancak bu bilgiyi doğrulayacak daha büyük çaplı araştırmalara ihtiyaç olduğu belirtilmiş.
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/359/5/473
"Glisemik Kontrolü İyi Olmayan Tip 2 Diyabetli Hastalarda Kolesevelam" 28 Temmuz 2008, Archives of Internal Medicine (Efficacy and Safety of Colesevelam in Patients With Type 2 Diabetes Mellitus and Inadequate Glycemic Control Receiving Insulin-Based Therapy, Ronald B. Goldberg ve ark.)
"Kolesevelam" özel olarak geliştirilmiş, safra asidi bağlayıcı bir ajandır ve hiperkolesterolemili hastalarda LDL konsantrasyonunu düşürür. Bu çalışmada, sadece insülin ya da insulin ile beraber oral antidiyabetik alan ancak glisemik kontrolü iyi olmayan hastalarda kolesevelamın glukoz düşürücü etkisini ortaya koymak amaçlanmış. Araştırmaya HbA1C düzeyi % 7.5 ile 9.5 arasında toplam 287 vaka prospektif olarak dahil edilmiş, 147 hasta kolesevelam (3.75 gr/gün) ve 140 hasta placebo almak üzere randomize edilmiş. Hastalar 16 hafta izlenmiş ve HbA1C düzeyindeki ortalama değişim kaydedilmiş. Kolesevelam grubunda değişim - % 0,41 iken placebo grubunda % 0.09 olarak bulunmuş (P < 0 .001). Plaseboya kıyasla kolesevelam grubunda LDL düzeylerinde %12.8 düşüş kaydedilmiş (P < 0 .001). Genel olarak her iki grupta da tedavinin iyi tolere edildiği gözlenmiş. Sonuç olarak, kolesevelamın lipid düşürücü etkisinin yanı sıra glisemik kontrolün sağlanmasında da olumlu katkılarının olduğu ve insulin kullanan tip 2 diyabetli hastalarda güvenilir bir ajan olduğu gösterilmiş. Bu ikili etkisi ile kardiyovasküler riski azaltmak üzere tip 2 diyabet tedavisinde yeni bir tedavi seçeneği olabileceği belirtilmiş.
http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/short/168/14/1531
"Kahve Tüketimi ve Mortalite" 17 Haziran 2008, Annals of Internal Medicine (The Relationship of Coffee Consumption with Mortality, Esther Lopez-Garcia ve ark.)
Kahve tüketiminin insan sağlığı üzerine olumlu ve olumsuz etkileri ile ilgili birçok çalışma vardır ancak kahvenin mortalite ile ilişkisine ait veriler çok az sayıdadır. Bu çalışmada kahve tüketimi ile kardiyovasküler nedenlere, kansere ya da diğer tüm sebeplere bağlı mortalitenin ilişkisi araştırılmış. Bu amaçla ‘Sağlık Çalışanları Takip Çalışması ve Hemşire Sağlığı Çalışması’ verileri kullanılmış: 41736 sağlıklı erkek 1986’dan 2004’e kadar; 86214 sağlıklı kadın 1980’den 2004’e kadar izlenmiş. Erkekler grubunda 2049’u kardiyovasküler nedenlere 2491’i kansere bağlı olarak toplam 6888 ölüm; kadınlar grubunda 2368’i kardiyovasküler nedenlere ve 5011’i kansere bağlı toplam 11095 ölüm kaydedilmiş. Yaş, sigara içiciliği, diğer kardiyovasküler ve kanser ile ilişkili risk faktörlerine göre düzeltildikten sonra kahve tüketimi ile mortalite artışı arasında bir ilişki saptanmamış. Kafeinsiz kahve tüketimi ile tüm sebeplere bağlı mortalitede küçük oranda bir azalma kaydedilmiş. Sonuç olarak, kahve tüketiminin artmış mortalite ile ilişkili olmadığı gösterilmiş ve mortalite üzerine olası olumlu etkilerin gösterilmesi için ek araştırmalara ihtiyaç olduğu belirtilmiş.
http://www.annals.org/cgi/content/abstract/148/12/904
"Ailesel Atriyal Fibrilasyonda Atriyal Natriüretik Peptid Çerçeve Kayma Mutasyonu"
NEJM, 10 Temmuz 2008
(Atrial Natriuretic Peptide Frameshift Mutation in Familial Atrial Fibrillation, Denice M. Hodgson-Zingman ve ark.)
Atriyal fibrilasyon sık görülen bir aritmidir ve küçük bir alt grup hastada kalıtsal özellik gösterir. Bu çalışmada atriyal fibrilasyonlu 11 üyesi olan bir ailenin kromozomları incelenmiş; kromozom 1p36-p35 bölgesinde bir atriayal fibrilasyon lokusu tespit edilmiş ve atriyal natriüretik peptidi kodlayan gende heterozigot olarak çerçeve kayma mutasyonu olduğu görülmüş. Mutasyonu olan hastaların serumunda kimerik atriyal natriüretik peptid konsantrasyonları daha yüksek; atriyal aksiyon potansiyelleri kısalmış olarak bulunmuş ve bu durumun atriyal fibrilasyona zemin hazırladığı düşünülmüş.
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/359/2/158
"Kardiyopulmoner Resüsitasyonda Vazopressin ve Epinefrin ile Tek Başına Epinefrin Kullanımının Karşılaştırılması" NEJM, 3 Temmuz 2008
(Vasopressin and Epinephrine vs. Epinephrine Alone in Cardiopulmonary Resuscitation, Pierre-Yves Gueugniaud ve ark.)
Kardiyak arest nedeniyle uygulanan ileri kardiyak yaşam desteği sırasında epinefrin ve vazopressinin kombine kullanımının tek başına epinefrin ya da vazopressine göre daha etkili olduğu düşünülmektedir, ancak kılavuzlarda öneri yapılabilmesi için henüz yeterli kanıt yoktur. Bu çok merkezli çalışmada, hastane dışı kardiyak arest olgularına 1mg epinefrin ve 40 IU vazopressin ya da 1mg epinefrin ve plasebo salin verilmiş; spontan dolaşım sağlanamaz ise aynı kombinasyonlar aynı dozlarda tekrarlanmış, sonrasında gerektiğinde ek epinefrin bolusları verilmiş. Primer sonlanım noktası hastaneye kabule kadar sağkalım olarak kabul edilmiş. Sekonder sonlanım noktası: spontan dolaşımın sağlanması, iyi nörolojik düzelme, hastaneden taburculuğa kadar sağkalım, ve 1 yıllık sağkalım olarak belirlenmiş. Araştırmada 1442 hastaya epinefrin ve vazopressin kombinasyonu, 1452 hastaya tek başına epinefrin uygulanmış. Analizler sonunda; hastaneye kadar sağkalım için kombinasyon tedavisi ile tek başına epinefrin tedavisi arasında fark olmadığı görülmüş (%20.7 ve %21.3; ölüm için rölatif risk, 1.01; %95 güven aralığı, 0.97-1.06). Sekonder sonlanım noktaları açısından da anlamlı fark bulunamamış. Sonuçta hastane dışı kardiyak arest olgularında ileri kardiyak yaşam desteği esnasında tek başına epinefrin kullanımı ile karşılaştırıldığında epinefrin ve vazopressin kombinasyonunun prognozu daha olumlu etkilemediği gösterilmiş.
http://content.nejm.org/cgi/content/short/359/1/21
"Diyabet ve İşitme Azlığı: Amerika’da 1999-2004 Yılları Arasında Yürütülen, Ulusal Sağlık ve Beslenme Değerlendirmesi Çalışmasından Odyometrik Kanıtlar" 1 Temmuz 2008, Annals of Internal Medicine
(Diabetes and Hearing Impairment in the United States: Audiometric Evidence from the National Health and Nutrition Examination Survey, 1999 to 2004, Kathleen E. Bainbridge ve ark. )
Diyabetin iç kulağın vasküler ve nörolojik yapısını etkileyerek işitme azlığına yol açabileceği hipotezini doğrulamak üzere bir çalışma planlanmış ve A.B.D’de yaşayan diyabetli erişkinlerde işitme azlığının prevalansı araştırılmış. Analizler için Amerika’da 1999-2004 arasında yürütülen ulusal sağlık ve beslenme değerlendirmesi çalışmasının verileri kullanılmış. Odyometrik test ile 20-69 yaşları arasında 5140 erişkinde işitme azlığı değerlendirilmiş. Bu testlerde işitme kaybı tayini saf ton ortalama eşik değerleri hafif-orta (500, 1000, 2000 Hz) ve yüksek frekanslar (3000, 4000, 6000, ve 8000 Hz) için ayrı ayrı ölçülerek yapılmış. Değerlendirmede hastaların saf ton ortalama değerleri >25 desibel ise hafif veya daha siddetli, > 40 desibel ise orta veya daha şiddetli olarak gruplanmış. Diyabeti olan 399 erişkin ile diyabeti olmayan 4741 erişkin karşılaştırılmış. Diyabetik erişkinlerde yaşa göre düzeltilmiş orta ya da ileri ağırlıkta düşük-orta frekanslı işitme azlığı prevalansı %21.3 iken diyabetik olmayanlarda prevalans %9.4 bulunmuş. Benzer olarak yaşa göre düzeltilmiş orta-ağır derecede yüksek frekanslı işitme azlığı prevalansı diyabetik bireylerde %54.1 iken diyabetik olmayanlarda %32 olarak bulunmuş. Diyabet ve işitme azlığı arasındaki bu ilişkinin gürültü maruziyeti, ototoksik ilaç kullanımı ve sigara içiciliği gibi işitme azlığı için bilinen risk faktörlerinden bağımsız olduğu gösterilmiş. Sonuç olarak diyabetli hastalarda işitme azlığının sık görüldüğü ve diyabetin bu durum için bağımsız bir risk faktörü olduğu belirtilmiş.
http://www.annals.org/cgi/content/full/149/1/1
"Akut Böbrek Hasarı Olan Yoğun Bakım Hastalarında Yoğun Renal Replasman Tedavisi" NEJM, 3 Temmuz 2008
( Intensity of Renal Support in Critically Ill Patients with Acute Kidney Injury, The VA/NIH Acute Renal Failure Trial Network )
Akut böbrek hasarı olan yoğun bakım hastalarında renal replasman tedavisinin hangi sıklıkta uygulanması gerektiği henüz net değildir. Bu çalışmada akut böbrek hasarına sahip ve ek olarak en az bir böbrek dışı organ yetmezliği ya da sepsisi olan kritik hastalar yoğun ya da daha az yoğun renal replasman tedavisi alacak şekilde randomize edilmişler. Primer sonlanım noktası 60 gün içinde herhangi bir nedenden ölüm olarak belirlenmiş. Her iki çalışma grubunda hemodinamik olarak stabil hastalar aralıklı hemodiyaliz programına, hemodinamik olarak stabil olmayan hastalar ise devamlı venövenöz hemodiyafiltrasyon ya da uzatılmış düşük etkili diyaliz programına dahil edilmişler. Yoğun tedavi stratejisinde hastalara aralıklı hemodiyaliz veya uzatılmış düşük etkili diyaliz haftada 6 kez, devamlı venövenöz hemodiyafiltrasyon 35cc/kg/saat olacak şekilde uygulanmış. Daha az yoğun stratejide tedaviler haftada 3 kez ya da 20cc/kg/saat olarak uygulanmış. Altmış gün içinde her hangi bir nedenden ölüm hızı yoğun tedavi grubunda %53.6, daha az yoğun tedavi grubunda ise %51.5 bulunmuş (odds oranı, 1.09; %95 güven aralığı, 0.86 - 1.40; P=0.47). Her iki grup arasında renal replasman tedavisinin süresi, renal fonksiyonların ya da böbrek dışı organ hasarının düzelme hızı açısından bir fark saptanmamış. Sonuç olarak, böbrek hasarına sahip kritik hastalarda yoğun renal replasman tedavisinin daha az yoğun tedavi ile kıyaslandığında mortaliteyi azaltmadığı, renal fonksiyonların düzelmesinde ek katkısının olmadığı ve renal dışı organ yetmezliğini azaltmadığı gösterilmiş.
http://content.nejm.org/cgi/content/short/359/1/7
"Romatoid Artritli Hastalarda Sabah Tutukluğunun Süresinin Azaltılmasında Modifiye Salınımlı Prednizolon" The Lancet, 19 Haziran 2008
( Efficacy of modified-release versus standard prednisone to reduce duration of morning stiffness of the joints in rheumatoid arthritis (CAPRA-1): a double-blind, randomised controlled trial, Frank Buttgereit ve ark. )
Romatoid artritli hastaların tedavisinde kullanılan prednizolon için yeni bir modifiye salınım sistemi geliştirilmiştir. Bu sistemle dışardan verilen glukokortikoid tedavisinin endojen kortizolün sirkadiyen ritmine ve hastalık semptomlarına adaptasyonu böylece tedavinin fayda-zarar dengesinde düzelme sağlandığı düşünülmektedir. Bu çalışma, romatoid artritli hastalarda modifiye salınımlı yeni prednizolon tabletinin etkinliği ve güvenilirliğini değerlendirmek amacıyla planlanmış. Aktif romatoid artritli 288 hasta 12 haftalık takip planlanarak modifiye salınımlı ya da standart hızlı salınımlı prednizolon tableti alacak şekilde randomize edilmiş. Modifiye salınımlı tablet yatmadan hemen önce alınmış ve prednizolon salınımı ilacın yutulmasından 4 saat sonra başlamış. Standart hızlı salınımlı prednizolon ise sabah verilmiş ve bu iki tedavinin etkileri kıyaslanmış. Primer sonlanım noktası eklemlerde sabah sertliğinin süresi olarak belirlenmiş. Sabah sertliğindeki ortalama rölatif değişiklik modifiye salınımlı prednizolon grubunda anlamlı olarak daha yüksek bulunmuş (-%22.7 ve -%0.4; fark=%22.4? %95 CI -2.59’a 61.9?; p=0.045). Tedavi grupları arasındaki mutlak fark modifiye salınımlı prednizolon grubu lehine 29.2 bulunmuş (%95 CI -2.59’a 61.9; p=0.072).Tedaviler arasında güvenlik profilleri açısından bir fark bulunmamış. Sonuç olarak, modifiye salınımlı prednizolonun hızlı salınımlı prednizolona kıyasla sabah sertliğinde klinik olarak belirgin azalma sağlayan, iyi tolere edilebilen bir ajan olduğu gösterilmiş.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673608601324/abstract
"Total Diz Protezi Sonrası Tromboprofilakside oral Rivaroksaban" NEJM, 26 Haziran 2008 (Rivaroxaban versus Enoxaparin for Thromboprophylaxis after Total Knee Arthroplasty, Michael R. Lassen ve ark. )
Oral yoldan kullanılan bir ajan olan rivaroksaban faktör Xa’yı inhibe etmek suretiyle anti-koagülan etki göstermektedir. Bu çalışmada, total diz protezi sonrası venöz tromboz profilaksisinde rivaroksabanın etkinliği araştırılmış. Total diz protezi takılan 2531 hastaya cerrahiden sonraki 6-8 saatte başlanmak üzere oral 10 mg/gün rivaroksaban ya da operasyondan 12 saat önce başlanmak üzere subkutan 40 mg/gün enoksaparin verilmiş. Etkinlik açısından bileşik primer sonlanım noktası: derin ven trombozu, ölümcül olmayan pulmoner emboli ya da operasyon sonrası ilk 13-17 günde herhangi bir nedenden ölüm olarak belirlenmiş. Güvenlik açısından primer sonlanımı ise major kanamalar olarak belirlenmiş. Rivaroksaban alan 824 hastanın %9.6’sında, enoksaparin alan 878 hastanın %18.9’unda primer sonlanım noktaları ortaya çıkmış (mutlak risk azalması, %9.2; %95 CI, 5.9’a 12.4; p<0.001). Rivaroksaban grubunda major kanama oranı %0.6 iken enoksaparin grubunda major kanama %0.5 bulunmuş. Sonuç olarak, total diz protezi sonrası tromboprofilakside rivaroksabanın enoksaparine üstün olduğu belirtilmiş.
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/358/26/2776
"Hafif Semptomlu Pulmoner Arteriyel Hipertansiyonlu Hastaların Bosentan ile Tedavisi (EARLY çalışması)" 21 Haziran 2008, The Lancet
(Treatment of patients with mildly symptomatic pulmonary arterial hypertension with bosentan (EARLY study): a double-blind, randomised controlled trial, N Galiè ve ark.)
Pulmoner arteriyel hipertansiyon (PAH) tedavisi ile ilgili çalışmalar çoğunlukla ilerlemiş hastalığı olan hastalar ile yapılmıştır. Bu çalışmada ise WHO sınıflamasına göre fonksiyonel sınıfı II olan PAH hastalarında endotelin reseptör antagonisti bosentanın etkisi araştırılmış. Çalışmaya >= 12 yaş olan, 6 dakikalık yürüme testinde beklenenin %80'inden daha az başarı gösteren ya da 500 m'den kısa mesafede Borg dispne indeksi >= 2 olan hastalar dahil edilmiş. 185 hasta (bosentan alan 93, plasebo alan 92 hasta) 6 aylık çift-kör tedavi süreci boyunca takip edilmiş. Primer sonlanım noktaları 6. ayda pulmoner vasküler rezistans (PVR) ve 6 dakikalık yürüme mesafesindeki değişiklik olarak belirlenmiş. Pulmoner vasküler rezistans 168 hastada (bosentan grubu 80, plasebo grubu 88 hasta), 6 dakikalık yürüme mesafesi 177 hastada (86 ve 91) analiz edilmiş. 6. ayda PVR geometrik ortalaması bosentan grubunda bazalin %83'ü, plasebo grubunda bazalin %107.5'i olarak hesaplanmış (tedavi etkisi -%22.6, %95 CI - 33.5'e - 10.0; p<0.0001). Ortalama 6 dk yürüme mesafesinde bosentan grubunda bazale göre artış saptanmış (11.2 m), plasebo grubunda ise azalma olmuş (-7.9 m). Ortalama tedavi etkisi 19.1 m (%95 CI 3.6- 41.8; p=0.0758) olarak bulunmuş. Öte yandan, bosentan grubunda 12 hastada (%13), plasebo grubunda 8 hastada (%9) ciddi yan etkiler izlenmiş. Bunlardan en sık görülenleri bosentan grubunda senkop iken plasebo grubunda sağ ventriküler yetmezlik olarak belirtilmiş. Bu verilerden yola çıkarak WHO fonksiyonel sınıfı II olan PAH hastalarında bosentanın faydalı olabileceği sonucuna varılmış.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673608609198/abstract
" Atriyal Fibrilasyonda Hız Kontrolü mü Ritm Kontrolü mü ? " 19 Haziran 2008, NEJM
(Rhythm Control versus Rate Control for Atrial Fibrillation and Heart Failure, Denis Roy ve arkadaşları )
Atriyal fibrilasyonu ve kalp yetmezliği olan hastalarda ritm çoğunlukla sinüs ritmine çevrilmeye çalışılır. Bu yaklaşımın nedeni AF'nun kalp yetmezlikli hastalarda mortaliteyi arttırdığının ve AF'nun baskılanmasıyla bu hastalarda sonuçların daha iyi olacağının düşünülmesidir. Ancak bu konuda yeterli sayıda çalışma mevcut değildir. Bu araştırmada ejeksiyon fraksiyonu %35 ve altında olan, konjestif kalp yetmezliği semptomları ve atriyal fibrilasyonu olan hastalarda sinüs ritminin idamesi (ritm kontrolü) ile ventriküler hız kontrolü karşılaştırılmış. Primer sonlanım noktası kardiyovasküler nedenlerden ölüm olarak belirlenmiş. 1376 hasta ortalama 37 ay takip edilmiş ( 682 hasta ritm kontrol grubunda - 694 hasta hız kontrol grubunda ). Ritm kontrol grubunda 182 (%27) hasta, hız kontrol grubunda 175 (%25) hasta kardiyovasküler nedenlerden hayatını kaybetmiş (hazard oranı, 1.06; %95 güven aralığı, 0.86 - 1.30; P=0.59). Sekonder sonlanım noktaları olarak belirlenen herhangi bir nedenden ölüm (ritm kontrol grubunda %32, hız kontrol grubunda %33), inme (sırasıyla %3 ve %4 ) ve kalp yetmezliğinde kötüleşme (%28 ve %31) her iki grupta benzer bulunmuş. Kardiyovasküler nedenlerle ölüm, inme ve kalp yetmezliğinde kötüleşme bileşik sonlanım noktası olarak kabul edildiğinde oranlar %43 (ritm kontrol) ve %46 (hız kontrol) olarak bulunmuş. Sonuç olarak konjestif kalp yetmezliği olan atriyal fibrilasyonlu hastalarda ritm kontrolünün hız kontrolüne kıyasla kardiyovasküler nedenlerden ölümü azaltmadığı gösterilmiş.
http://content.nejm.org/cgi/content/short/358/25/2667
"Depresif Semptomlar ile Diyabet Arasında bir İlişki Var mıdır?" 18 Haziran 2008, JAMA
(Examining a Bidirectional Association Between Depressive Symptoms and Diabetes, Sherita Hill Golden ve ark)
Depresif semptomlar tip 2 DM gelişimi ile ilişkilidir ancak tip 2 diyabetin depresif semptomlar için bir risk faktörü olup olmadığı henüz bilinmemektedir. Bu çift yönlü etkileşimi incelemek amacıyla 'Multi-Ethnic Study of Atherosclerosis' çalışmasına 2000-2002 yılları arasında dahil edilen, 45- 84 yaşlarındaki hastalar 2004-2005 yıllarına kadar takip edilmişler. Depresif semptom varlığı CES-D (Center for Epidemiologic Studies Depression Scale) depresyon skalasına göre ³16 puan almak ya da antidepresan ajan kullanmak olarak tanımlanmış. Hastalar kan şekerlerine göre kategorize edilmişler: normal açlık kan şekeri (<100mg/dl), bozulmuş açlık glukozu (100-125) ya da tip 2 DM (açlık kan şekeri ³126mg/dl ya da tedavi alanlar). Birinci analize diyabeti olmayan (depresif semptomları olan ve olmayan) 5201 hasta dahil edilmiş ve 3.2 yıl boyunca tip 2 DM insidansı açısından rölatif risk hesaplanmış. İkinci analize depresif semptomları olmayan (diyabeti olan ve olmayan) 4847 hasta dahil edilmiş ve 3.1 yıl boyunca depresif semptomların gelişimi açısından rölatif odds oranları hesaplanmış. Analiz 1'de tip 2 DM insidans hızı her 1000 kişi-yılı için 22.0 ve 16.6 (sırayla depresif semptomları olan ve olmayan) bulunmuş. Demografik faktörler ve vücut kitle indeksine göre düzeltildikten sonra CES-D skorunda her bir 5 birimlik artışla tip 2 DM gelişme riskinde 1.10 kat artış saptanmış. Analiz 2'de; depresif semptomların gelişim hızı 1000 kişi-yılında normal açlık kan şekeri olanlarda 36.8, bozulmuş açlık glukozu olanlarda 27.9, tedavi edilmemiş tip 2 DM olanlarda 31.2, tedavi edilmiş diyabetlilerde ise 61.9 olarak bulunmuş. Sonuç olarak, depresif semptomlar ile tip 2 DM arasında yaşam tarzı farklılığı ile açıklanabilen ılımlı bir ilişki saptanmış. Bozulmuş açlık glukozu ve tedavi edilmemiş tip 2 DM, depresif semptomlar ile ters ilişkili bulunmuş, ancak tedavi edilmiş tip 2 DM ile depresif semptomlar arasında pozitif korelasyon saptanmış.
http://jama.ama-assn.org/cgi/content/full/299/23/2751
"Tip 2 Diyabetli Hastalarda Sıkı Glisemik Kontrol ve Olumlu Vasküler Sonuçları" ADVANCE Çalışması* 12 Haziran 2008, NEJM
(Intensive Blood Glucose Control and Vascular Outcomes in Patients with Type 2 Diabetes, ADVANCE Collaborative Group)
Tip 2 diyabette sıkı glisemik kontrolün vasküler sonuçlara etkisi henüz net olarak bilinmemektedir. Bu çalışmada; tip 2 diyabeti olan 11.140 hasta standart glukoz kontrolü ya da sıkı glukoz kontrolü sağlanmak üzere randomize edilmiş. Sıkı glukoz kontrol grubunda modifiye salınımlı gliklazid ve gerektiğinde diğer ajanların kullanımı ile hedef HbA1C küçük eşittir %6.5 olarak belirlenmiş. Standart glukoz kontrol grubunda ise hastaların tedavisi modifiye salınımlı gliklazid dışındaki ajanlarla sağlanırken hedef HbA1C değerleri lokal kılavuzlar dikkate alınarak belirlenmiş. Bileşik primer sonlanım noktası, eş zamanlı ya da tek başına major makrovasküler olaylar (kardiyovasküler ölüm, ölümcül olmayan MI ya da inme) ve major mikrovasküler olaylar (yeni ortaya çıkan ya da kötüleşen nefropati ve retinopati) olarak kabul edilmiş. Ortanca 5 yıllık takip sonunda, yoğun tedavi alan sıkı glukoz kontrol grubunda ortalama HbA1C< %6.5 iken standart grupta < %7.3 olarak bulunmuş. Sıkı glukoz kontrolü, bileşik major makrovasküler ve mikrovasküler olay insidansını azaltmış. Yine sıkı glukoz kontrolü tek başına mikrovasküler olayları da azaltmış. Mikrovasküler olaylardaki azalmanın hastalarda nefropati insidansının azalması nedeni ile olduğu görülmüş, retinopati üzerine bir etki saptanmamış. Glukoz kontrol tipinin tek başına major makrovasküler olaylar üzerine, kardiyovasküler nedenlerden ölümler üzerine ya da herhangi bir sebepten ölüme anlamlı etkisi saptanmamış. Nadir görülse de ciddi hipoglisemi sıkı kontrol grubunda daha fazla rapor edilmiş. Sonuç olarak; modifiye salınımlı gliklazid ve gerektiğinde diğer ilaçların kullanımı ile sıkı glukoz kontrolü sağlanmasının bileşik major makrovasküler ve mikrovasküler (primer olarak nefropatide) olaylarda %10 rölatif azalma sağladığı belirtilmiş.
* The Action in Diabetes and Vascular Disease: Preterax and Diamicron Modified Release Controlled Evaluation Collaborative Group
http://content.nejm.org/cgi/content/full/358/24/2560
"Tip 2 Diyabette Glukoz Düşürücü Yoğun Tedavinin Olumsuz Sonuçları" ACCORD Çalışması* 12 Haziran 2008, NEJM
(Effects of Intensive Glucose Lowering in Type 2 Diabetes, ACCORD)
Bugüne kadar yapılmış olan epidemiyolojik çalışmalarda, tip 2 diyabetli hastalarda HbA1C düzeyleri ile kardiyovasküler olaylar arasında bir ilişki olduğu gösterilmiştir. ACCORD çalışmasında ise kardiyovasküler hastalığı ya da ek kardiyovasküler risk faktörleri olan tip 2 diyabetli hastalarda yoğun tedavi ile HbA1c seviyeleri normale getirildiğinde kardiyovasküler morbiditede beklenen azalmanın gerçekleşip gerçekleşmeyeceği araştırılmış. Ortanca HbA1C düzeyi %8.1 olan 10.251 hasta (ortalama yaş 62.2) randomize edilmiş. Hastalar, yoğun tedavi (hedef HbA1C < %6) ve standart tedavi (hedef HbA1C <%7-7.9) uygulanacak şekilde iki gruba ayrılmış. Bileşik primer sonlanım noktası ölümcül olmayan MI, ölümcül olmayan inme ya da kardiyovasküler ölüm olarak belirlenmiş. Sürpriz bir şekilde yoğun tedavi grubunda gözlenen yüksek mortalite nedeni ile ortalama 3.5 yıl sonra çalışma durdurulmuş. Sonuçlara bakıldığında, birinci yılda ortanca HbA1C değerleri: yoğun tedavi grubunda %6.4 iken standart tedavi grubunda %7.5 olarak bulunmuş. Yoğun tedavi ile 342 hastada primer sonlanım noktası gerçekleşirken, standart tedavi grubunda 371 hastada gerçekleşmiş (hazard oranı, 0.90; 95% güven aralığı [CI], 0.78 to 1.04; P=0.16). Aynı süre zarfında yoğun tedavi grubunda 257 hasta, standart tedavi grubunda 203 hasta ölmüş (hazard oranı, 1.22; 95% CI, 1.01 to 1.46; P=0.04). Ciddi hipoglisemi ve >10 kg kilo alımı yoğun tedavi grubunda daha fazla gözlenmiş (P<0.001). Bu çalışmada, hedef HbA1C düzeyine ulaşmak için yoğun tedavi kullanılmasının 3,5 yılda mortaliteyi arttırdığı ve major kardiyovasküler olayları anlamlı olarak azaltmadığı sonucuna varılmış. Aynı zamanda bu verilerin, yüksek riskli tip 2 diyabetli hastalarda glukoz düşürücü yoğun tedavinin daha önce farkedilmemiş zararlı etkilerini de açığa çıkardığı belirtilmiş.
* The Action to Control Cardiovascular Risk in Diabetes Study Group
http://content.nejm.org/cgi/content/full/358/24/2545
"Dirençli Hipertansiyonda Primer Hiperaldosteronizm Prevalansı" 07 Haziran 2008, The Lancet (Prevalence of primary hyperaldosteronism in resistant hypertension: a retrospective observational study, Stella Douma MD ve ark)
1999 yılından bu yana yayınlanmış birçok çalışmada hipertansiyonlu hastaların %10'undan fazlasında primer hiperaldosteronizm (Conn Sendromu) olduğu gösterilmiş. Öte yandan, bu oranın biraz iddialı olduğu da öne sürülmüş. Konuyla ilgili bugüne kadar yapılmış olan araştırmalarda hasta sayısının az olduğu göz önünde tutularak bu çalışmada dirençli hipertansiyonu olan geniş bir hasta grubunda primer hiperaldosteronizm prevalansını araştırılmış. Araştırmanın yapıldığı kliniğe başvuran ve kullanılan ajanlardan biri diüretik olmak üzere 3'lü tedavi rejimine rağmen kan basıncı > 140/90 mm Hg olan hastalarda serum aldosteron düzeyi ile plazma renin aktivitesi ölçülmüş ve oranları hesaplanmış.Testin pozitif olduğu (oran > 65.16 ve aldosteron düzeyi > 416 pmol/L) hastalarda intravenöz salin ve fludrokortizon ile tuz kısıtlama testi yapılmış. Daha sonra, primer hiperaldosteronizm tanısı spironolakton yanıt testi ile doğrulanmış. 20 yılda, dirençli hipertansiyonu olan 1616 hasta incelenmiş. 338 hastada (%20) oranın > 65.16 ve aldosteron düzeyinin > 416 pmol/L olduğu saptanmış. Tuz kısıtlama ve spironolakton yanıt testi sonuçlarına göre ise 182 hastanın (%11.3) primer hiperaldosteronizmi olduğu anlaşılmış ve primer hiperaldosteronizmli hastaların yalnızca 83'ünde (%45.6) hipopotasemi olduğu görülmüş. Sonuç olarak, dirençli hipertansiyonlu hastalarda primer hiperaldosteronizm prevalansı yüksek bulunsa da gerçekte önceden rapor edilenlerden daha düşük olduğu görülmüş ve primer hiperaldosteronizm epidemisi kavramının doğru olmadığı belirtilmiş.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS014067360860834X/abstract
"Tip 2 Diyabet ve Nefropatide Aliskiren-Losartan Kombinasyonu" 05 Haziran 2008, NEJM
(Aliskiren Combined with Losartan in Type 2 Diabetes and Nephropathy, Hans-Henrik Parving, et al)
Diyabetik nefropati, gelişmiş ülkelerde son dönem böbrek yetmezliğinin önde gelen nedenidir. Yazarlar, bu çalışmada hipertansiyon ve tip 2 diyabet ile birlikte nefropatisi olan hastalarda, optimal antihipertansif tedavi ve önerilen maksimum doz losartana (100mg/gün) aliskiren eklenmesi ile dual renin-anjiotensin-aldosteron blokajının renoprotektif etkisini araştırmışlar. 599 kişinin dahil edildiği çok uluslu, randomize, çift-kör bir çalışma dizayn edilmiş. Tüm hastalar önce 3 ay süre ile 100mg/gün losartan almış. Daha sonra hastalar, losartana ek olarak 6 ay süre ile aliskiren (ilk 3 ay 150 mg/gün , sonraki 3 ay 300 mg/gün ) ya da plasebo alacak şekilde randomize edilmiş. Primer sonlanım noktası, 6 ay sonunda sabah ilk idrarda albumin - kreatinin oranının azalması olarak belirlenmiş. Günlük 300 mg aliskiren alan grupta, plasebo grubuna kıyasla ortalama idrar albumin-kreatinin oranında %20 azalma gözlenmiş (%95 güven aralığı,9-30; P<0,001). İdrar albumin-kreatinin oranında %50 ve daha fazla azalma aliskiren alanlarda %24 iken plasebo grubunda %12,5 olarak bulunmuş (P<0,001). Çalışma süresi boyunca tedavi grupları arasında kan basınçları açısından da az miktarda bir fark bulunmuş (aliskiren alan grupta sistolik kan basıncı 2 mmHg daha düşük [P=0,07] ve diastolik kan basıncı 1 mmHg daha düşük [P=0,08] ). Sonuç olarak, hipertansiyon ve tip 2 diyabet ile birlikte nefropatisi olan ve renoprotektif tedavi alan hastalarda aliskirenin kan basıncı düşürücü etkisinden bağımsız olarak renoprotektif etkisi olduğu gösterilmiş.
http://content.nejm.org/cgi/content/short/358/23/2433
" Gut artritinin tedavisinde oral prednizolon veya naproksen kullanımı: çift kör, randomize bir eşdeğerlik çalışması " 31 Mayıs 2008, The Lancet
(Use of oral prednisolone or naproxene for the treatment of gout artritis; a double blind, randomised equivalence trial, Dr. Hein JEM Jansens ve ark.)
Gut artritinin tedavisinde kullanılan NSAİİ ve kolşisinin renal, gastrointestinal ve kardiyovasküler yan etkilerinin olması nedeniyle, kortikosteroidlerin alternatif olarak kullanımını araştırmak üzere bir çalışma planlanmış. Monosodyum ürat kristal varlığı gösterilerek gut tanısı kesinleştirilmiş ve monoartiküler hastalığı olan 120 vaka randomize edilmiş. Hastalar, 5 gün süre ile 35 mg oral prednizolon veya 2x500 mg naproksen alacak şekilde 2 gruba ayrılmış. Primer sonlanım noktası görsel analog skalasında (0-100 mm arası) ağrı değerlendirmesi olarak belirlenmiş. Tedaviden 90 saat sonra, ağrı skalasındaki azalma prednizolon grubunda 44.7 mm iken naproksen grubunda 46.0 mm olarak bulunmuş. İki grupta da benzer minör yan etkiler tespit edilmiş ve bunlar 3 hafta içerisinde kaybolmuş. Sonuç olarak, gut artritinin başlangıç tedavisinde oral prednizolon ile naproksenin eşdeğer olduğu gösterilmiş.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673608607990/abstract
" Kalp Dışı Cerrahilerde Uzun Salınımlı Metoprolol Süksinatın Etkisi " 31 Mayıs 2008, The Lancet
(Effects of extended-release metoprolol succinate in patients undergoing non-cardiac surgery (POISE trial): a randomised controlled trial, POISE Study Group)
Metoprolol süksinatın perioperatif etkinliğinin araştırıldığı bu çalışma, 23 ülkeden toplam 190 hastanede gerçekleştirilmiş. Kardiyak dışı cerrahiye gidecek, aterosklerotik hastalığı ya da ateroskleroz için risk faktörleri olan 8351 hastada, uzun salınımlı metoprolol süksinat ile plasebo etkinliği karşılaştırılmış. Tedaviye cerrahiden 2-4 saat önce başlanmış ve sonrasında 30 gün devam edilmiş. Bileşik primer sonlanım noktası kardiyovasküler ölüm, ölümcül olmayan miyokard enfarktüsü ve ölümcül olmayan kardiyak arest olarak belirlenmiş. Plasebo grubuna kıyasla metoprolol grubunda daha az hastada bileşik primer sonlanım noktasına ulaşılmış. Metoprolol grubunda daha az sayıda miyokard enfarktüsü izlenmiş. Ancak, metoprolol grubunda daha fazla ölüm olduğu ve inme sayısının daha fazla olduğu görülmüş. Sonuç olarak, önemli zararları olmadığı varsayılarak kullanılan perioperatif ß-blokör rejimlerinin bazı hastalarda riskli olabileceği gösterilmiş.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673608606017/abstract
"Acil Diyaliz İhtiyacı Olan Hastalarda Femoral ve Jugüler Venöz Kateterizasyon Arasında Enfeksiyon Riski Açısından Fark Var mıdır?" 28 Mayıs 2008, JAMA
(Femoral vs Jugular Venous Catheterization and Risk of Nosocomial Events in Adults Requiring Acute Renal Replacement Therapy, Jean-Jacques Parienti ve ark.)
Kısa süreli diyaliz ihtiyacı olan hastalarda, enfeksiyon riski kaygısıyla jugüler venöz yol femoral yola tercih edilmektedir. Bu çalışma, jugüler kateterizasyonun femoral yol ile karşılaştırıldığında nozokomiyal enfeksiyonları azaltıp azaltmadığını belirlemek amacıyla tasarlanmış. Mayıs 2004-Mayıs 2007 tarihleri arasında Fransa'da 12 farklı hastanede toplam 750 hasta, doktorlarının femoral ve jugüler kateterizasyon tercihine göre randomize edilmiş. Bu olgularda, kateter çıkarıldığında mevcut olan kolonizasyon ve kateter ilişkili bakteremi varlığı değerlendirilmiş. İki grup arasında kateter kolonizasyonu açısından anlamlı bir fark bulunamazken, jugüler kateterizasyon ile daha sık hematom bildirilmiş. Öte yandan, alt grup analizlerinde vücut kitle indeksinin infeksiyon riskini değiştirdiği görülmüş. VKI<24.2 kg/m² olan hastalarda jugüler kateter kolonizasyonu daha sık iken, VKI>28.4 kg/m² olanlarda jugüler kateter kolonizasyonu daha az saptanmış. Sonuç olarak, yüksek VKI'ne sahip hastalar hariç tutulduğunda, jugüler kateterizasyonun femorale kıyasla enfeksiyon riskini azaltmadığı gösterilmiş.
http://jama.ama-assn.org/cgi/content/abstract/299/20/2413
"Yeni tanı almış tip 2 diyabetli hastalarda intensif insülin tedavisinin b hücre fonksiyonu ve glisemik kontrol üzerine etkisi: çok merkezli randomize paralel grup çalışması" 24 Mayıs 2008, The Lancet
(Effect of intensive insulin therapy on ß-cell function and glycaemic control in patients with newly diagnosed type 2 diabetes: a multicentre randomised parallel-group trial, Jianping Weng ve ark.)
Yeni tanı almış tip 2 diyabetli hastalarda, erken intensif insulin tedavisi ile b hücre fonksiyonları iyileşir ve uzun süreli glisemik remisyon sağlanabilir. Bu fikirden yola çıkarak yazarlar, geçici intensif insulin tedavisinin (sürekli subkütan insulin infüzyonu [CSII]* ya da çoklu günlük insulin enjeksiyonları [MDI]** ) oral hipoglisemik ajanlara kıyasla b hücre fonksiyonlarına ve diyabet remisyon hızına etkisini araştırmak amacıyla çok merkezli randomize bir çalışma planlamışlar. Eylül 2004 ve Ekim 2006 tarihleri arasında Çin'de dokuz merkezden seçilen 25-70 yaş arasında 382 hasta çalışmaya dahil edilmiş. Açlık plazma glukoz düzeyi 7,0-16,7 mmol/l (126-300 mg/dl) arasında olan hastalar intensif insulin tedavisi (CSII ya da MDI şeklinde) ya da oral hipoglisemik ajan alacak şekilde randomize edilmiş. Normoglisemi sağlandıktan 2 hafta sonra tedaviler kesilmiş ve hastalar sadece diyet ve egzersiz ile takip edilmiş. Tedavi kesilmeden önce ve sonra hastalara intravenöz glukoz tolerans testi yapılarak kan şekeri, insulin ve proinsulin düzeyleri ölçülmüş ve takipteki 1. yılda testler tekrarlanmış. Primer sonlanım noktası, glisemik remisyona girme zamanı ve tedaviden 1 yıl sonra glisemik remisyon oranı olarak belirlenmiş. İnsulin grubunda daha kısa sürede daha fazla sayıda hastada hedeflenen glisemik kontrol sağlanırken, 1 yılın sonunda remisyon oranı, insulin grubunda oral hipoglisemik ajanlara kıyasla anlamlı olarak yüksek bulunmuş. b hücre fonksiyonu ve akut insulin yanıtı intensif tedavi sonrasında anlamlı olarak düzelmiş. Bir yılın sonunda akut insulin yanıtındaki artışın, insulin grubunda korunurken oral hipoglisemik ajan alan grupta azaldığı görülmüş. Sonuçta, yeni tanı almış tip 2 diyabetli hastalarda erken intensif insulin tedavisinin b hücre fonksiyonlarının iyileşmesi ve bu durumun korunmasında daha etkili olduğu ve glisemik remisyonun daha uzun süre sağlanabileceği gösterilmiş.
*CSII: Continuous Subcutaneous Insulin Infusion
**MDI: Multiple Daily Insulin Injections
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS014067360860762X/abstract
"Malign Plevral Mezotelyomalı Hastalarda Aktif Semptom Kontrolü: Çok merkezli Randomize bir Çalışma" 17 Mayıs 2008, The Lancet
(Effect of intensive insulin therapy on ß-cell function and glycaemic control in patients with newly diagnosed type 2 diabetes: a multicentre randomised parallel-group trial, Martin F Muers ve ark.)
Malign plevral mezotelyoma, çok az sayıda tedavi seçeneği olan kötü prognozlu bir hastalıktır. Hastalıkla başa çıkmada aktif semptom kontrolü (ASK) önerilir, ancak kemoterapinin (KT) rolü net değildir. Bu çalışmada, ASK'ne KT eklenmesinin yaşam süresi ve kalitesi üzerine etkileri araştırılmış. İngiltere ve Avustralya'dan 76 merkezde toplam 409 vaka araştırmaya dahil edilmiş. Hastalar, tek başına ASK (steroid, analjezik, bronkodilatör, palyatif radyoterapi gibi) ve ASK+MVP (mitomisin, vinblastin, sisplatin) kombinasyonu ya da ASK+vinorelbin alacak şekilde randomize edilmişler. Analizler esnasında 393 (%96) hasta hayatını kaybetmiş. Ortalama sağkalım tek başına ASK ile 7.6 ay iken AKS+KT ile 8.5 ay olarak bulunmuş. Ancak bu fark istatistiksel olarak anlamlı kabul edilmemiş. İleri analizlerde ASK+vinorelbin grubunda istatistiksel olarak anlamlı olmayan bir sağkalım avantajı saptanmış (ortalama sağkalım 9.5 ay), ancak benzer bir avantaj AKS+MVP grubunda görülememiş. Sonuç olarak, araştırmacılar malign plevral mezotelyomalı hastalarda ASK'ne KT ilavesinin sağkalıma bir yararı olmayacağını ancak vinorelbinin daha ileri araştırmaları hak ettiğini bildirilmişler.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673608607278/abstract
"Akut Kalp Yetmezliğinde Kardiyak Troponin" 15 Mayıs 2008 NEJM
(Cardiac Troponin and Outcome in Acute Heart Failure, W. Frank Peacock ve ark.) N Engl J Med. 2008;358(20):2117-2126
Serum kardiyak troponin düzeyi, akut koroner sendrom tanısı ve prognozu için önemli bir belirteçtir, ancak akut dekompanse kalp yetmezliğindeki (KY) rolü henüz bilinmemektedir. Bu çalışmada, akut dekompanse KY tanısı ile hastaneye yatırılan hastaların prognozu ile yükselmiş troponin düzeyi arasındaki ilişki incelenmiş. Akut dekompanse KY tanısı ile hospitalize edilen ve serum kreatinin düzeyi <2mg/dl olan 67924 hasta araştırmaya dahil edilmiş. 61379 hastada Troponin I ve 7880 hastada troponin T düzeyleri ölçülmüş (1335 hastada her ikisi de ölçülmüş ). Pozitif troponin testi kardiyak troponin I (büyük yada eşittir)1.0 µg/L ya da troponin T (büyük yada eşittir)0.1 µg/L olarak belirlenmiş. Toplam 4240 hastada (%6.2) troponin pozitif saptanmış. Bu hastalarda başvuru anında ölçülen sistolik kan basıncı ile ejeksiyon fraksiyonu daha düşük, mortalite daha yüksek bulunmuş. Sonuç olarak, akut dekompanse KY ile hospitalize edilen hastalarda diğer faktörlerden bağımsız olarak troponin pozitifliğinin artmış mortalite ile ilişkili olduğu gösterilmiş.
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/358/20/2117
"Partiküler hava kirliliğine maruziyet ile Derin Ven Trombozu arasında bir ilişki var mıdır ?"
12 Mayıs 2008
(Exposure to Particulate Air Pollution and Risk of Deep Venous Thrombosis, Andrea Baccarelli ve ark.) Arch Intern Med. 2008;168(9):920-927
Partiküler hava kirliliğinin kalp hastalıkları ve stroke ile ilişkisi bilinmektedir. Bu durumun, partiküllerin koagülasyonu ve arteriyel trombozu arttırıcı etkileri nedeniyle olduğu düşünülmektedir. Venöz tromboz ile benzer bir ilişkinin varlığı henüz bilinmemektedir. Bu çalışmada aerodinamik çapı 10µm'den küçük partiküllere (PM10) maruziyet ile DVT arasındaki ilişki incelenmiş. Araştırmaya İtalya'nın Lombardy bölgesinde, 1995-2005 yılları arasında 870 hasta ve 1210 kontrol grubu dahil edilmiş. PM10 seviyesi yükseldikçe protrombin zamanının kısaldığı ve PM10'daki her 10µg/m³ yükselmenin DVT riskinde %70 artış ile ilişkili olduğu gösterilmiş (odds oranı, 1.70; 95% CI, 1.30 to 2.23) (P < .001). Bu ilişkinin kadınlarda (özellikle OKS ve hormon tedavisi görenlerde) daha zayıf olduğu bulunmuş. Sonuç olarak partiküler hava kirliliğine uzun süreli maruziyetin DVT riski ve koagülasyon fonksiyonlarında değişme ile ilişkili olduğu gösterilmiş.
http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/abstract/168/9/920
"Gestasyonel Diabet Tedavisinde Metformin" 8 Mayıs 2008
( Metformin versus Insulin for the Treatment of Gestational Diabetes,Janet A. Rowan ve ark.) N Engl J Med 2008;358:2003-2015
Gestasyonel diyabet tedavisinde metformin kullanımı teorik olarak makul bir yaklaşım gibi görünse de gebelerde kullanımı ile ilgili veriler kısıtlıdır. Bu randomize çalışmada gebeliğin 20-33. haftalarında 751 kadına insülin ya da metformin (gerektiğinde insulin ile birlikte) verilmiş. Çalışmada önceki çalışmalarda saptanan "metformin insüline kıyasla perinatal komplikasyonları %33 artırır" tezini çürütmek amaçlanmış. Bileşik primer sonlanım noktası maternal hiperglisemiye bağlı oluşabilecek komplikasyonlar (neonatal hipoglisemi, respiratuar stres, fototerapi ihtiyacı, doğum travması, 5-dakika Apgar skorunun 7'den düşük olması ya da prematürite) seçilmiş. Sekonder sonlanım noktaları olarak ise neonatal antropometrik ölçümler, maternal glisemik kontrol, maternal hipertansif komplikasyonlar, postpartum glukoz toleransı ve tedavinin kabul edilebilirliği seçilmiş. Sonuçta metformin grubu ile insülin alan grup arasında primer sonlanım noktaları açısından anlamlı bir fark bulunamamış (%32.0, %32.2, relative risk, 1.00 ; 95% güven aralığı, 0.90 to 1.10). Metformin, hastalar tarafından daha kolay bir tedavi rejimi olarak kabul edilirken sekonder sonlanım noktaları açısından fark saptanamamış.
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/358/19/2003
"Kırık riskini arttıran Tiyazolidinediyonlar" 28 Nisan 2008
(Use of Thiazolidinediones and Fracture Risk, Meier C ve ark.) Arch Intern Med. 2008;168(8):820-825
Tiyazolidinediyonların azalmış kemik yapımı ve artmış kemik yıkımı ile ilişkisinden yola çıkarak planlanan bu çalışmada tiyazolidinediyonlar ya da diğer oral anti-diyabetik ajanların kullanımı ile kırık riski arasındaki ilişki araştırılmış. Vaka-kontrol analizine Ocak 1994-Aralık 2005 tarihleri arasında kırık öyküsü olan 30-89 yaşlarında 1020 olgu dahil edilirken benzer yaş, cinsiyet ve başvuru tarihi olan 3728 olgu kontrol grubu olarak seçilmiş. Roziglitazon, pioglitazon, diğer oral anti-diyabetik ajanlar veya insulin kullanımı ile kırık öyküsü için odds oranları hesaplanmış. Sonuç olarak, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında kırık öyküsü olan vakalarda roziglitazon (Odds Oranı, 2.38; 95% GA, 1.39-4.09) ve pioglitazon (Odds Oranı, 2.59; 95% GA, 0.96-7.01) kullanımının daha sık olduğu görülmüş ve ilaç dozu arttıkça bu ilişkinin güçlendiği belirtilmiş. Öte yandan diğer oral anti-diyabetik ajanlar ile böyle bir risk artışı olmadığı gösterilmiş.
http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/abstract/168/8/820
"Alendronat Kullanımı İle Artmış Atrial Fibrilasyon Riski" 28 Nisan 2008
( Use of Alendronate and Risk of Incident Atrial Fibrillation in Women, Hecbert ve ark ) Arch Intern Med 2008;168(8):826-831
Kısa bir süre önce, "HORIZON" çalışmasına dahil edilen postmenopozal osteoporozlu kadınlarda zoledronik asit alan grupta plaseboya göre daha yüksek ciddi atrial fibrilasyon riski olduğu rapor edilmiştir. Bu beklenilmeyen bir yan etki olup, daha önceden fark edilmemiştir. Buradan yola çıkarak bu çalışmada yazarlar, kadınlarda alendronat sodyum kullanımı ile atrial fibrilasyon (AF) gelişmesi arasındaki ilişkiyi araştırmışlar. Popülasyon - temeli bir vaka- kontrol çalışması planlanmış ve Ekim 2001-Aralık 2004 tarihleri arasında, doğrulanmış AF' si olan 719 kadın ve kontrol grubu olarak 966 AF' si olmayan kadın randomize edilmiş. Sonuçta, AF' si olan hastalarda, kontrol grubuna göre daha fazla alendronat kullanımı olduğu gösterilmiş (%6,5 [n=47] , %4,1 [n=40] ; P=,03) ve herhangi bir bifosfanatı hiç kullanmamış hastalarla kıyaslandığında, alendronat kullanımının daha yüksek AF gelişim riski ile ilişkili olduğu gösterilmiş (odds oranı, 1,86 ;%95 güven aralığı, 1,09-3,15). Ayrıca yazarlar, popülasyona atfedilen kesimine dayanarak, çalışmanın yapıldığı popülasyondaki AF olaylarının %3' nün alendronat kullanımı ile açıklanabileceğini belirtmişler. Neticede, alendronat kullanımının, klinik pratikte AF olay riskinde artış ile ilişkili olduğu sonucuna varmışlar. * HORIZON (Health Outcomes and Reduced Incidence With Zoledronic Acid Once Yearly): Yılda Bir Zolendronik Asit İle Azalmış Sıklık ve Sağlık Sonuçları
http://archinte.ama-assn.org/cgi/content/abstract/168/8/826
"Ailesel hiperkolesterolemide Simvastatin veya Simvastatin ile birlikte Ezetimib"03.Nisan.2008
(Simvastatin with or without Ezetimibe in Familial Hypercholesterolemia) N Engl J Med 2008;358:1431
Bir kolesterol emilim inhibitörü olan ezetimib, statin tedavisine eklendiğinde düşük dansiteli lipoprotein (LDL) seviyesini düşürür. Ancak, ezetimibin ateroskleroz progresyonu üzerine etkisi hala bilinmemektedir.
Bu çalışmada ailevi hiperkolesterolemisi olan 720 hastada, 80 mg/gün simvastatinin ile simvastatine 10 mg ezetimib eklenmesinin etkilerinin karşılaştırılması amaçlanmış. 24 haftalık çift-kör randomize bir araştırma planlanmış. Hastaların karotid ve femoral arter duvarı intima-media kalınlığını B-mod ultrason ile değerlendirilmiş. Primer sonlanım noktası; sağ ve sol ana karotid arter, karotid bulbus ve internal karotid arter intima-media kalınlıgının ortalaması olarak tanımlanan, karotid arter intima-media kalınlığındaki degisim miktarı olarak belirlenmiş.
Ortalama intima-media kalınlığındaki değişim sadece simvastatin verilen grupta 0.0058±0.0037 iken simvastatin-ezetimibe kombine tedavi grubunda 0.0111±0.0038 mm olarak bulunmuş (P=0.29). Sekonder sonlanım noktaları açısından (karotid ve femoral arter intima-media kalınlığı ile ilgili diğer değişkenleri içeren) iki grup arasında anlamlı farklılık gösterilememiş. Ortalama LDL kolesterol seviyesi; simvastatin grubunda 192.7±60.3 mg/dl (4.98±1.56 mmol/l) kombine tedavi alan grupta 141.3±52.6 mg/dl (3.65±1.36 mmol/l) olarak bulunmuş ( P<0.01). İki grupta trigliserid ve C-reaktif protein düzeyinde görülen düşüş arasındaki fark, kombine tedavi alan grupta daha fazla olmak üzere sırasıyla %6.6 ve %25.7 olarak bulunmuş (her iki karşılaştırma için de P<0.01). Yan etkiler ve güvenlik profili iki grupta da benzermiş.
Sonuç olarakailevi hiperkolesterolemisi olan hastalarda ezetimib-simvastatin kombine tedavisi; LDL kolesterol ve C-reaktif protein düzeylerinde düşüşe neden olmasına rağmen; yalnız simvastatin kullanımıyla karşılaştrıldığında, intima-media kalınlığındaki değişimde anlamlı fark bulunamamıştır.
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/358/14/1431
"Oral hipoglisemik ajan kullanmakta olan tip 2 diyabetli hastalarda günde bir kez bazal insulin glarjin veya günde 3 kez öğünlerde insulin lispro (APOLLO)" 29 Mart 2008
(Once-daily basal insulin glargine versus thrice-daily prandial insulin lispro in people with type 2 diabetes on oral hypoglycaemic agents (APOLLO): an open randomised controlled trial) The Lancet 2008; 371:1073-1084
Tip 2 diyabet ilerledikce oral hipoglisemik ajanlar kan glukozunu kontrol etmede yetersiz kalır ve insülin kullanımına ihtiyaç duyulur. Bu çalışmada oral hipoglisemik ajanlar ile glisemik kontrol sağlanamayan tip 2 diyabetli hastalarda, tedaviye tek doz insülin glarjin eklenmesinin günde 3 kez öğünlerle uygulanan insülin lispro eklenmesinden daha az etkili olup olmadığını araştırılmış. Avrupa ve Avusturalya'da 69 merkezde, oral hipoglisemik ajanlar ile yeterli glisemik kontrol sağlanamamış 418 tip2 diyabetli hasta randomize edilmiş. Gruplardan birisine her gün aynı saatte tek doz insülin glarjin verilirken diğerine günde 3 kez insülin lispro verilmiş ve 44 haftalık takip sonunda iki rejim arasında HbA1c düzeylerinin değişiminin karşılaştırılması hedeflenmiş. Insulin lispro kolunda 210 hasta ve insülin glarjin kolunda 205 hasta randomize edilmiş. Ortalama HbA1c düşüşü; insülin glarjin grubunda -1·7%, insulin lispro grubunda -1.9% olarak bulunmuş; bu değerler önceden belirlenmiş olan 'non-inferiority' limiti içinde rapor edilmiş. Glarjin grubunda 106 (%57) hasta, lispro grubunda 131 (%69) hastada %7 veya daha düşük HbA1c düzeyine ulaşılmış. Sonuç olarak bazal veya prandiyal insulin analoğunun eklenmesini içeren terapötik rejimlerin HbA1c düzeyini düşürmede aynı derecede etkili olduğu bulunmuş. Ek olarak, insulin glarjin grubunda ortalama açlık kan glukozundaki ve noktürnal kan glukozundaki düşüş insulin lisproya göre daha iyiyken (p<0·0001 ve p=0·0041); insulin lispronun gün boyu postprandiyal kan glukozunu daha iyi kontrol etmekte olduğu görülmüş (p<0·0001). Hipoglisemik olay insidansı insulin glarjinde lispro'ya göre daha düşük bulunmuş (p<0·0001). Ortalama kilo alımı glarjin grubunda 3·01 kg iken lispro grubunda ise 3·54 kg bulunmuş. Ayrıca tedavi memnuniyetinin insulin glarjin'de daha fazla olduğu görülmüş.
http://www.thelancet.com/journals/lancet/article/PIIS0140673608604857/abstract
"Septik Şoklu Hastalarda Norepinefrin İnfüzyonuna Karşın Vazopressin İnfüzyonu" 28.Şubat.2008
(Vasopressin versus Norepinephrine Infusion in Patients with Septic Shock) N Engl J Med 2008;358:877-887
Vazopressin, refrakter septik şoklu hastalarda kan basıncını yükseltmede katekolaminlere yardımcı bir ajan olarak kullanılmaktadır. Ancak mortalite üzerine etkisi bilinmemektedir. Bu çalışmada konvansiyonel vazopressör tedavisi alan septik şoklu hastalarda düşük doz vazopressinin norepinefrin ile kıyaslandığında mortaliteyi azaltıp azaltmadığı incelenmiş. Çalışma, çok merkezli, randomize ve çift-kör olarak tasarlanmış. Septik şoklu ve en az 5mcg/dk norepinefrin alan hastalar araştırmaya dahil edilmiş. Hastalar iki gruba ayrılmış, diğer vazopressörlere ek olarak bir gruba NE (5-15mcg/dk) verilirken, diğer gruba düşük doz vazopressin (0.01-0.03U/dk) verilmiş. Tüm vazopressörler hedef kan basıncına ulaşmak için titre edilmiş ve protokollere göre doz azaltılmış. İnfüzyon başlandıktan sonra 28 gündeki mortalite hızları primer sonlanım noktası olarak belirlenmiş. Toplam 778 hasta randomize edilmiş (396 hasta vazopressin, 382 hasta NE infüzyonu almış). 28 günlük mortalite hızları karşılaştırıldığında vazopressin alan grup ile NE alan grup arasında bir fark bulunmamış. 90 günlük mortalite hızları arasında da anlamlı fark saptanmamış. Ciddi yan etkiler açısından da iki grup arasında fark saptanamamış. Ancak prospektif olarak tanımlanmış daha az ciddi septik şoklu alt grupta 28 günlük mortalite hızı vazopressin alan grupta daha düşük bulunmuş (%26.5 vs. %35.7, p=0.05). Ağır septik şoklu alt grupta ise 28 günlük mortalite hızları arasında anlamlı fark bulunamamış. Bu iki alt grup arasında heterojenite için yapılan test anlamlı bulunmamış. Sonuç olarak katekolamin tedavisi alan septik şoklu hastalarda düşük doz vazopressinin, norepinefrin ile karşılaştırıldığında mortaliteyi azaltmadığı gösterilmiş.
http://content.nejm.org/cgi/content/abstract/358/9/877
"Tip 2 Diyabetes Mellitus tedavisinde oral tedaviye bifazik, bazal veya prandiyal insülin eklenmesi" 21Eylül 2007
(Addition of Biphasic, Prandial, or Basal Insulin to Oral Therapy in Type 2 Diabetes ) Holman Rury, Thorne Kerensa, Farmer Andrew et al. NEJM 2007;357
Tip 2 DM tedavisinde glisemik kontrol suboptimal ise oral tedaviye insülin eklenmesi alışılagelmiştir ancak spesifik insulin rejimlerini destekleyen kanıt azdır. Bu açık uçlu, kontrollü, multisentrik çalışmada kan şekeri regülasyonu suboptimal düzeyde olan (hbA1c %7-10) ve metformin ve sulfonilürenin maksimum dozlarını alan 708 hasta bifazik insulin aspart günde iki kez, prandial insülin aspart günde 3 kez ve basal insülin detemir almak üzere randomize edilmişler. 1 yılın sonunda ortalama HbA1c düzeyleri, HbA1c %6.5 düzeyine ulaşan hasta yüzdesi, hipoglisemi sıklığı ve kilo alımı açılarından değerlendirilmişler. Bir yılın sonunda bifazik ve prandial grupta HbA1c düzeyleri benzer (%7.3-%7.2), basal grupta daha yüksek bulunmuş (%7.6 p<0.001). HbA1c düzeyleri %6.5'a ulaşan hasta yüzdeleri sırası ile %17, 23.9 ve %8.1, hipoglisemik olay sıklığı 5.7, 12, 2.3 ve kilo alımı 4.7, 5.7 kg ve 1.9 kg bulunmuş. Tek doz analog insülin eklenmesi HbA1c düzeylerinin %6.5 düşmesinde daha az etkili bulunmuştur, bifazik ve prandiyal insülin uygulanması ise daha fazla hipoglisemiye ve kilo alımına neden olmuştur.
"Travmatik beyin hasarı olan hastalarda Sıvı resusitasyonu için Albumin veya Serum Fizyolojik (SF)"
(Saline or Albumin for Fluid Resuscitation in Patients with Traumatic Brain İnjury) The SAFE study investigators, NEJM2007:357;874-84
Travmatk beyin hasarı olan hastalarda sıvı reusitasyonu için albumin kullanmanın daha yüksek mortalite oranı olduğunu kanıtlamak amacıyla, bu nedenle izlenmiş hastalar çalışmaya alınmış. Bu hastaların başlangıç klinik durumları, BT'leri, vital bulguları ve randomizasyon sonrası 24 ay izlemde fonksiyonel nörolojik tabloları araştırılmış. 231 hasta albumin, 229 hasta SF almak üzere toplam 460 hasta izlenmiş. Glaskow koma skoru 3-8 arasında olan ve ciddi beyin hasarı olduğu kabul edilen hastalar alt grup olarak kabul edilmiş (albumin grubunda 160, SF grubunda 158), başlangıçta her iki grup benzermiş. 24 ay sonra albumin grubundaki 214 hastanın 71'i (%33.2), SF grubundaki 206 hastanın 42'si (%20.4) ölmüş (p=0.003). Ciddi beyin hasarı olan hastalara bakıldığında albumin grubundaki 146 hastanın 61'i (%41.8), SF grubundaki 144 hastanın 32'si ölmüş (p<0.001), Glaskow koma skoru 9-12 arasında olan hastalardan albumin grubunda %16, SF grbunda %21.6 ölüm olmuş (p=0.5). Bu çalışmada travmatik beyin hasarı olan hastalara sıvı resüsitasyonu için albumin kullanımının daha yüksek mortalite oranları ile ilişkili olduğu ortaya konulmuştur.
"Oral Antikoagülan tedavi, Antiplatelet tedavi ve Periferal Arter Hastalığı"
(Oral Anticoagulant and Antiplatelet Therapy and Peripheral Arterial Disease) Warfarin Antiplatelet Vascular Evaluation Trial Investigators, NEJM 2007;357:217-227
Aterosklerotik periferal arter hastalığı, myokard infarktüsü (MI), inme ve kardiyovasküler nedenlerden ölüm riskinde artış ile ilişkilidir. Periferal arter hastalığında antiplatelet tedavi bu riski azaltmaktadır ancak oral antikoagülan ajanların kardiyovasküler komplikasyonlardan korunmadaki rolü bilinmemektedir. Bu çalışmada periferal arter hastalığı olan hastalar antiplatelet tedavi ve oral antikoagülan veya sadece antiplatelet tedavi almak üzere iki gruba ayrılmışlar. Hedef INR düzeyi 2-3 arasında belirlenmiş. Birincil sonlanım noktası MI, inme veya kardiyovasküler nedenlerden ölüm, ikincil sonlanım noktası MI, inme, periferal veya koroner arterlerde acil girişim gerektiren ciddi iskemi veya kardiyovasküler nedenlerden ölüm olarak belirlenmiş. 2161 hasta randomize olarak çalışmaya alınmış. Ortalama izlem süresi 35 aymış. Kombinasyon tedavisi alan 1080 hastanın 132'sinde (%12.2), antiplatelet tedavi alan 1081 hastanın 144'ünde (%13.3) MI, inme veya kardiyovasküler nedenlerden ölüm gerçekleşmiş. (relatif risk 0.92, p=0.48) MI, inme , periferal veya koroner arterlerde acil girişim gerektiren ciddi iskemi veya kardiyovasküler nedenlerden ölüm kombinasyon tedavisi alan grupta 172 hastada (%15.3), antiplatelet tedavi alan 188 hastada (%17.4) (rölatif risk 0.91, p=0.37) gerçekleşmiş. Hayatı tehdit eden kanama kombinasyon tedavisi alan grupta 43 hastada (%4), antiplatelet tedavi alan 13 hastada (%1.2) gerçekleşmiş. (p<0.001) Periferal arter hastalığında kombinasyon tedavisi tek başına antiplatelet tedaviden daha efektif değildir ve hayatı tehdit eden kanamalarda artış ile ilişkilidir.
"Rosiglitazonun myokard infarktüsü ve kardiyovasküler nedenlerden ölümler üzerine etkisi", Nissen SE ve Wolski K. 14 Haziran 2007, NEJM
Bu çalışmada a a roziglitazonun, kardiyovasküler morbidite ve mortalite üzerine olan etkileri bir metaanalizle değerlendirilmiştir. Kayıtlardan ulaşılabilen 116 çalışmadan 42'si analize dahil olma kriterlerini karşılamıştır. Bu çalışmalardaki hastaların ortalama yaşları 56 ve ortalama glikozile hemoglobin değerleri %8.2 olarak bulunmuştur. Roziglitazon grubunda, kontrol grubu ile karşılaştırıldığında MI için odds oranı 1.43 (p=0.03), kardiyovasküler nedenlerden ölüm için odds oranı 1.64 (p=0.06) olarak hesaplanmıştır. Bu sonuçlarla, roziglitazonun MI riskinde anlamlı artış ve kardiyovasküler nedenlerden ölüm riskinde sınırda anlamlı artış ile ilişkili bulunduğu belirtilmiştir. Orjinal bilgilere ulaşılmamış olması bu araştırmanın sınırlılığıdır.
New England Journal of Medicine, June 14, 2007 -Volume 356:2457-2471
"Postmenopozal osteoporoz tedavisinde yılda bir kez Zoledronik Asit", Black M ve ark.
3 Mayıs 2007, NEJM
Bu çalışmada, 36 aylık izlem süresinde yıllık intravenöz ZA infüzyonlarının kırık riski üzerine etkisi araştırılmıştır. Çift kör plasebo kontrollü olarak yapılan çalışmada ortalama yaşı 79 olan 3889 hasta 15 dakika ZA infüzyonu ve 3876 hasta plasebo alacak şekilde randomize edilmiştir. ZA ile tedavide plasebo ile karşılaştırıldığında morfometrik vertebral kırık riski %70, kalça kırığı riski ise %41 azaltmıştır. Tedavi ile kemik mineral dansitesinde artış ve kemik metabolizma belirteçlerinde iyileşme de sağlanmıştır.
New England Journal of Medicine, May 3, 2007 -Volume 356:1809-1822
"HIV aşısı - Gelişmeler", Johnston MI ve Fauci AS 17 Mayıs 2007, NEJM
Bu yazıda HIV'e karşı aşı geliştirme sürecinin, diğer klasik koruyucu aşılara göre zorluğu anlatılmaktadır. HIV'e karşı koruyucu bir aşı geliştirmek tüm çalışmaların asıl hedefi olsa da virüsün genetik çeşitliliği ve zarf proteini ile ilgili özellikler nedeniyle aşı geliştirilememiştir. Bunun yanında, insanlarda ve hayvan modellerinde T hücre ilişkili immün yanıtı tetikleyen bir aşının hastalığı önlemese de faydalı olabileceği öğrenilmiştir. Yazarlar, aşının tetiklediği T hücre yanıtı ile erken viremi ve bunun yol açtığı CD4 hücre yıkımının ve hastalık yayılımının azaltılabilineceğini tartışmışlardır.
New England Journal of Medicine, May 17, 2007 -Volume 356:2073-2081
"Gastrointestinal stromal tümörlerde yeni veriler: insidansı, moleküler biyolojisi ile lokalize ve ilerlemiş vakalarda tedavi", Raut CP ve ark Current Opinion in Gastroenterology 23(2):149-58, Mart 2007
Bu derlemede son 2 yılda gastrointestinal stromal tümörlere yaklaşım ve tedavideki ilerleme anlatılmaktadır. Toplum bazlı çalışmalar gastrointestinal stromal tümörlerin gerçek insidansını ortaya koymuştur. Moleküler prognostik göstergeler gelecekteki tedaviye yön verebilir. Faz III çalışmalarda, tirozin kinaz inhibitörü imatinib mesilatın dramatik etkiler gösterdiği, ancak etki süresinin kısıtlı olduğu ve ilaç rezistansının giderek arttığı izlenmiştir. İmatinibin adjuvan ve neoadjuvan çalışmaları hala devam etmektedir. Son zamanlarda ikinci bir tirozin kinaz inhibitörü olan sunitinib malatın imatinibe dirençli gastrointestinal stromal tümörlerin tedavisinde kullanılabileceğine dair ümit verici sonuçlar elde edilmiştir. Elde edilen bu başarılı sonuçlar, ilerlemiş gastrointestinal stromal tümörlerde cerrahinin yerini tekrar değerlendirilmesine yol açmıştır. Bu derlemede, gastrointestinal stromal tümörlerdeki çok disiplinli yaklaşımın, ilerlemiş malignitelerde sağkalımı arttırmak için klasik tedavi yöntemleriyle yeni moleküler terapilerin birleştirilebileceğine dair bir model olabileceği tartışılmıştır.